Madde ve Mana / Rasyonalitenin Kökeni

http://www.gunlukkitap.com/1379-large/madde-ve-mana.jpg
Madde ve Mana
Rasyonalitenin Kökeni
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
İnsan sıradan maddi cisimlerlerle karşılaştırıldığında ilk bakışta maddeye indirgenemez görünür. Çünkü bir yandan mana yaratma, diğer yandan öznel deneyim gibi özelliklere sahiptir. Bu da insanın doğa bilimi çerçevesinde ele alınamaz olduğunu düşünmemize yol açar. Öteden beri felsefenin en temel problemleri de buradan kaynaklanmıştır. Beden-zihin, ruh-madde, özne-nesne, idealizm-materyalizm tartışmalarının merkezinde bu temel problem vardır. Peki, “ne” olduğumuza ilişkin bu temel problem hem klasik metafiziğin perspektifini hem de çağdaş zihin felsefesinin tartışmalarını tek bir sorunsal çerçevesinde birleştirerek nasıl ele alınabilir?

Madde ve Mana‘da bu tartışmayı üstleniyor Saffet Murat Tura. Bir yandan modern zihin felsefesinin beyin-anlam ve beyin-bilinç gibi problemlere önerdiği çözümleri sorguluyor, diğer yandan da Descartes’tan bu yana klasik metafiziğe hâkim olan etkileşimci ikilik probleminin ardındaki fenomenolojik yanılsamayı gösteriyor. Mananın maddi bir özellik olarak nasıl tanımlanabileceğini, doğadaki rasyonalitenin kökenlerinin ne olduğunu, toplumsal-dilsel anlamın doğadaki yeri ve dilsel hermeneutiğin natüralist hermeneutikle bağlantısı gibi sorunları çözüme kavuşturmak üzere diyalektik materyalist bir anlam teorisi, beden-zihin ikiliğini aşmaya yönelen bir Marksist metafizik geliştiriyor. Diyalektik materyalist doğa felsefesinin burada savunulan özgün sunumunun, içinde yaşadığımız çağın fizik ve biyoloji bilgileriyle çelişmeyen metafizik ufku olduğu tezini ileri sürüyor.
Klasik sistem felsefelerine artık ihtiyaç kalmadığı yolundaki yaygın kanaate karşı güçlü bir itiraz niteliğindeki bu çığır açıcı kitap, tam da böyle bir sistem kurma yönünde atılmış bir adım olarak okunmalı.

Birinci Bölüm
GİRİŞ: DİYALEKTİK
I. Doğa ve Doğaüstü
II. Doğanın Anlamı
III. Bilim Sorunu
IV. Felsefenin Vazgeçilemezliği
V. Öznel Deneyim Sorunu

İkinci Bölüm
KARTEZYEN ÖZNE
I. Özne Sorunu
II. Kartezyen Yanılsamanın Kökenleri

Üçüncü Bölüm
FİZİK, METAFİZİK VE MANA
I. Wittgenstein’ı Eleştirmek
II. Mana Problemi

Dördüncü Bölüm
MADDİ ÖZELLİK OLARAK MANA
NASIL MÜMKÜNDÜR?
I. Diyalektik Materyalizm
II. Natüralist Hermeneutik
III. Evrim ve Diyalektik

Beşinci Bölüm
ANLAM TEKNOLOJİLERİ
I. Dil
II. Davranış Rasyonalitesi ve Davranışların Manası Problemi
III. Dilsel Davranışların Anlamı
IV. Düşüncenin Anlamı
V. Evrenin Diyalektik Materyalist Kavranışı

Altıncı Bölüm
PSİKİYATRİ FELSEFESİ
I. Psikiyatri
II. Psikiyatride Teorik Yaklaşımlar ve Metafizik Problemler
III. Diyalektik Materyalizm ve Psikiyatri

Yedinci Bölüm
GÜNÜMÜZ BİLİMİNİN ÜST SINIRI
I. Zihin Problemi
II. Fiziksel Sistemler ve Yönelmişlikler

Sekizinci Bölüm
ÖZNELLİK SORUNU VE KAPALI
FENOMENALİTE
I. Öznellik Sorunu
II. Kapalı-Fenomenalite* Bir Beyin Olayıdır 296

Dokuzuncu Bölüm
BİR BEYİN OLARAK KAPALI FENOMENALİTE NASIL MÜMKÜNDÜR?
I. Kapalı-Fenomenalite Nedir?
II. Kapalı-Fenomenalite ve Davranış

Onuncu Bölüm
BÜYÜK YANILSAMA
I. Kartezyen Yanılsamanın Bileşenleri
II. Beyin ve Biyo-Fenomenoloji
III. Kartezyen Yanılsamayı Açıklamanın Prensibi
IV. Kartezyen Yanılsamanın Açıklaması

On Birinci Bölüm
GÜNÜMÜZÜN METAFİZİK UFKU

Ek I. Tractatus ve Teorik Önermeler
Ek II. Tractatus ve Bilim

Önsöz
Metafizik(1) yasaklandı. Oysa tüm insani ilgilerimizin ve meraklarımızın temelinde metafizik sorular yer alır ve bunlar iddia edildiği gibi anlamsız, saçma ya da yanıtlanamaz değildir. Bu kitap bilinçli ve kararlı bir şekilde metafiziğe dönmek ve çağımızın metafizik ufkunun diyalektik materyalizm olduğunu göstermek için yazılmıştır.(2)
Bununla beraber kitabı okuyanların en azından bir bölümü burada söz konusu olan “diyalektik materyalist” anlayışın Engels’in Doğanın Diyalektiği‘nde ortaya koyduğu tezlerle isim benzerliği ya da uzak bir akrabalıktan fazla yakınlığı olmadığını, hatta kitabın bazı bakımlardan Engels’den çok Spinoza’ya yakın olduğunu düşüneceklerdir sanırım. Doğrusu böyle bir yoruma iki bakımdan karşı çıkmazdım. İlk olarak bu kitabın tezlerinin filizlendiği fondaki metafizik kavrayış Hegel, Marx ve Engels kadar Spinoza’ya da dayanıyor gerçekten. Zaten Spinoza’nın Marksizmle ilişkisinin 19. yüzyılda Hegel’den, 20. yüzyıldaysa Althusser’den kalkarak kurulabileceğini de biliyoruz. İkinci olarak Marksizmi son tahlilde üretim araçlarının özel mülkiyetinin yol açtığı iktidar oyunlarına ve adaletsizliğe karşı politik mücadeleyle sınırlı görmediğimi belirtmek isterim. Bizzat 19. ve 20. yüzyıl sınıf pratiklerinin de gösterdiği gibi böyle bir mücadele Marksist bir çerçevenin ötesinde, çok daha geniş bir ligin ortak politik sorunudur. Marksizmin bu mücadeledeki özgün konumu bir ölçüde politik radikalizminden kaynaklansa da onun esas ayırt edici yönünü vurgulayan özellik bilim, sanat ve felsefede geleceğin toplumunun kültürüne bugünden kalkarak adım adım katkıda bulunulması çabası olmasıdır. Zaten bu çabanın öncülerinden biri Marx olduğu için Marksizmden söz ediyoruz yalnızca. Demek ki geleceğin kültürüne bugünden bir katkı olma yolundaki her çalışma 19. yüzyıldaki öncü çalışmalardaki fikir ve tezleri tekrarlamak, geliştirmek ya da günün koşullarına uygulamak gibi dini bir vazife üstlenemez. Gerçi elbette Marksist geleneği bu yöndeki başka çabalardan ayırt eden bazı yönlerin olması gerekir. Ancak bunların keskin hatlarla belirlenmiş dışlayıcı kurallar haline gelmesi sadece güncel politik kaygılarıyla sınırlandırılamayacak büyük bir kültür hareketini dinamik gelişiminden yoksun bırakarak dondurmak, atıllaştırmak anlamına gelecektir.
Önsöz çerçevesinde belirtmek istediğim bir başka nokta daha var: Marksist olduğum için bu kitapta savunduğum tezler çerçevesinde düşünmüyorum; tersine böyle düşündüğüm için Marksistim. Şöyle açıklayayım. Bu kitabı hazırlayan fikirler Marksist sorunsallarımdan bağımsız bir şekilde, bu dünyada yaşayan ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir varlık olmamdan kaynaklanan tasalarıma yanıt aramaya çalışırken oluştu. Çalışmalarımın Marksizmle ilişkisiniyse fikirlerim belli bir olgunluk düzeyine geldikten sonra, biraz da şaşırarak fark ettim. Ama bu farkına varışın tezlerimi ve ulaştığım sonuçları daha iyi şekillendirmeme yol açtığını da kaydetmem gerek.
Varlıkta bir “kıpı” olan bizler ne de olsa uzun erimli bir başka hareketin parçası olarak zamandaki konumumuzu aldığımızı fark ettiğimizde bu “dünyaya atılmış” çaresiz bir organizmadan ibaret olmadığımızı kavrarız.
Marksizmden umudu kesmek insanlıktan umudu kesmektir.

Notlar

(1)Metafizik (fizikötesi): (Alm. Metaphysik) (Fr. Metaphysique) (İng. Metaphysics) (Yun. Meta ta physika) (es. t. mabad-ed-tabiiye): Varlığın son temelleri, özü ve anlamı üzerine öğretiler// Aristoteles’in ilk felsefe (prote Philosophia) adını verdiği ‘bütün var olanlar için ortak ilkeleri’ araştıran yapıtı, sonradan Aristoteles’in yapıtları bir araya toplanırken Fizik’ten (Physika) sonraya konduğu için ‘fizikten sonra’, ‘fizikten öte’ anlamına gelen fizikötesi (Meta ta physika) adını almıştır. İlkin Yeni Platoncular, rastlantıyla verilen bu adın, içerik bakımından doğayı aşan anlamına işaret etmiştir. Fizikötesi türlü biçimlerde ortaya çıkar: a. Var olanların kendisi üzerine öğreti (varlıkbilim, ontoloji). b. Evrenin özü üzerine öğreti (evrenbilim). c. İnsan üzerine öğreti (insanbilim ve varoluşçu felsefe). d. Tanrı’nın varoluşu ve özü üzerine öğreti (Tanrıbilim). e. Kant’ın bilgi bakımından fizikötesini eleştirip ‘kılgılı usun üstünlüğü’ ilkesi ile ahlak alanında kurduğu ahlak fizikötesi.
Fizikötesi a. Spekülatif olabilir: En yüksek bir genel ilkeden tüm gerçekliği çıkarmak ister. b. Tümevarımsal olabilir: Tek tek bilimlerin sonuçlarından bir bileşime varmaya çalışarak bir evren tablosu ortaya koymak ister.” (Felsefe Terimleri Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu, 1975.)

KUTSALIN SESİ

Bir şeyi kutsal kabul etmek ve/veya kutsamak ne demektir?
Hayatınızda kutsal (mukaddes) kabul ettiğiniz şeyleri, kavramları, duygu ve düşünceleri şöyle bir gözden geçirin ve sonra şu sorulara cevap vermeyi deneyin:
Sizin için mukaddes olan nedir? 
● Kutsamak (takdis etmek), sizin için ne anlama geliyor? 
● Kutsallaştırmak denince, bu ifade size neyi/neleri çağrıştırıyor?
Her hâlde kutsal/mukaddes değerleri olmayan pek kimse yoktur içimizde.
Kişileri, nesneleri kutsallaştırmaya karşı olsak bile, yine de kutsallarımız (mukaddes değerlerimiz) vardır, olması da gerekir.
Kutsallaştırmak ifadesinde bir yapaylık seziyoruz. Çünkü gerçekte kutsal olmayan bir şeye subjektif olarak kutsallık atfedildiğinde, yani kutsal olmadığı hâlde kutsallık payesiyle anılan şeyler için, bu sözcüğün kullanıldığını görüyoruz.
Kutsamak ise daha farklı, zira kutsama işlemenin, kendisi de kutsal olan biri tarafından yapılabileceğini düşündüğümüzden, en azından dilin iç mantığı bu anlamı bize dayattığından, kutsama’nın kutsallaştırmak’tan bir mertebe daha yukarıda olduğunu hissediyoruz.

 

Mukaddes değerler ifadesi, o değerleri kutsallaştıran otorite veya otoriteler farklı olsa bile, hiçbir toplumun kaçınamayacağı bir özellik arzediyor.
Vergi kutsaldır!
Siyasî otorite, vergi’yi niçin kutsallaştırmak ihtiyacı hisseder?
Vergi, sırf böylesi bir sloganla kutsallaşmış, vergisini veren vatandaş ise kutsanmış olur mu?
Bu soru, üzerinde düşünmeye değer.
Acaba şöyle bir ifadenin kullanımı dilin yasalarından onay alır mı?
Zekât kutsaldır!
Sanmıyorum. Çünkü dinî bir görevin ayrıca kutsal olduğunu belirtmek anlamsızdır. Dinin anlam dünyası içinde, yani dinin bizatihi kutsal oluşundan ötürü, herhangibir dinî eylem de kendi değeri ölçüsünde pay aldığından ayrıca onun kutsallığına vurgu yapmak anlamsızdır.
Vergi ile zekât arasında ne gibi bir mahiyet farkı var?
Kabaca, mâlî yükümlülük anlamına gelen bu iki terim de mükelleflerin kazançlarının belirli bir kısmını devletle (veya toplumla) paylaşması demek. Ne var ki ilki dinî bir terim değil, ikincisi ise tam aksi. Üstelik vergi vermek’ten türüyor, zekât ise malı arındırmak anlamına geliyor. Fakat her halukârda ikisinin de temel anlamı iktisadî ve mâlî nitelikte.
Dileyenler oruç tutmak ile perhiz yapmak arasındaki farkı düşünebilirler. Oruca anlamını veren, eylemin kendisi mi?
Hayır!
Bilâkis eylemin dahil olduğu değerler dünyası.
Ölüm gibi biyolojik bir olgu dahî ölenin hususiyetlerine göre çok farklı anlamlar kazanmıyor mu?
Öyle ya, cennete gitmek başka, tahtalı köye gitmek çok daha başka. Bazıları ölür, bazıları vefat eder, bazıları ise geberir. Dili incelten veya kabalaştıran etkenler bile, olgunun kendisinden değil, dili kullananların anlam dünyalarından gücünü alıyor.
Ölmenin kutsallaştığı, kutsandığı, kutsal olduğu durumlar yok mu? Meselâ şehadet.
Herhangi bir şeyi, eylemi ya da duyguyu veya düşünceyi kutsallaştıran, o şeyin, eylemin, duygu ve düşüncenin kendisi değil. Kutsallık bütün bunlara kendi dışlarından geliyor.
Amacı kutsal olmayan bir eylem, sırf eylem olması itibariyle kutsal kabul edilebilir mi?
Bu ve benzeri soruların talep ettiği cevaplar üzerinde düşününüz. Eğer hâlâ kutsallığın, kutsamanın, kutsallaştırmanın kendi hayatınızda iyi-kötü bir yer işgal ettiği kanaatindeyseniz, kutsallarınızın başkalarınca hurafe olarak tanımlanıp tanımlanamayacağına da bakınız.
Bakınca ne göreceksiniz bilemem ama, şurası muhakkak ki bir kişinin veya toplumun hurafelerle teması azaldıkça, kutsal olanla da teması azalmakta, mukaddesat geri geldiğinde hurafesini de beraberinde getirmektedir.
 
Sakın hurafelerinizi tekmelemeyin, zira duyacağınız ah sesi, hakikatte kutsalın sesidir.
 
Dücane Cündioğlu

yol notları

dostluk ve düşmanlıkların öyle siyah beyaz olmadığını gözüne gözüne sokuyor şu Taraf olayı muhafazakar kesime,neçare yine kaçıracak taraftar ve ezberleri üzerine kurmaya devam edecek dostluklarını ve düşmanlıklarını.Dindar iyidir falan,solcular fenadır azizim.Kol kırılırsa yen içinde kalmalı ve yen bizim cepkenlere ait olmalı,sonra dolan cepken bizim ise
 
Bahs açma HARABI bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali

Günlük İnsan ve "Onlar" Alanı

İnsanın öteki insanlar ile, öteki insanlar için ve öteki insanlara karşı sürdürdüğü günlük yaşam uğraşında, sürekli olarak ötekiler karşısında farklı olma kaygısı yatar. Bu, ötekiler karşısındaki farkı kapatma, kendisi ötekilerden geriyse, bu geriliği giderme veya ötekilerden üstünse, onları altta tutma kaygısıdır. Ötekilerle kendisi arasındaki “mesafe”nin kaygısı insanın kendisine de örtülü kalan bu kaygı ötekilerle birlikte olmayı gerginleştirir. Günlük insan bu mesafeliliğin ne kadar az farkındaysa, bu kaygı o kadar sarsılmaz ve kökten biçimde etkisini gösterir.
 Ne var ki, birlikte olmanın içerdiği bu mesafelilikte insan, ötekilerle birlikte varolan günlük insan olarak, ötekilerine uyma, ötekiler için ne geçerliyse onu geçerli sayma durumundadır. Burada insan kendisi değildir; onun “kendisi olma”sını ötekiler üzerlerine almışlardır. İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir. Önemli olan, insanın farkında olmaksızın devraldığı, ötekilerin sessiz, göze batmayan egemenliğidir. İnsanın kendisi ötekilerin bir parçası olarak, onların gücünü sağlamlaştırır. Aslında onların bir parçası olduğunu gizlemek için insanın “ötekiler” diye adlandırdığı şey, günlük birlikte olmayı oluşturanlar, yani her zaman “burada olanlar”dır. Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği “kimse’sizlik” ya da “herkes” dir.
İnsana her zaman en yakın olan, içinde insanın günlük yaşam uğraşmalarının olup bittiği alan “kamu” alanıdır. Gerek kamu ulaşım araçlarının gerek haberleşme araçlarının (örneğin gazetenin) kullanımında her öteki diğer ötekinden farksızdır. Bu ötekilerle-birlikte-olma’da insanın kendisi ötekiler içinde erir ve her ötekinin kendi farklılık ve özelliği artan biçimde ortadan kalkar. Bu “göze batmamazlık” ve “belirsizlik” içinde “herkes alanı” ve bu alanın egemenliği gelişir. Herkes neden hoşlanır ve nasıl eğlenirse, biz de ondan hoşlanır ve öyle eğleniriz. Sanat ve edebiyatı herkes nasıl okur, görür ve yargılarsa, biz de öyle okur, görür ve yargılarız. “Kalabalık”tan herkes nasıl kaçınırsa, biz de öyle kaçınırız. Herkesi öfkelendiren, bizi de öfkelendirir. Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan “herkes” alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.
Herkes alanının kendine özgü nitelikleri vardır. Birlikte olmanın içerdiği mesafelilik, temelini, birlikte olmanın sağladığı “sıradan olma”da bulur. Sıradan olma, herkes alanını oluşturan özelliklerinden biridir. Herkes alanı, varlığını ancak sıradan olma ile korur. Neyin yapılıp yapılmaması gerektiği, neyin geçerli neyin geçersiz olduğu, sonuç ve başarının nasıl elde edileceğinin ölçülerini veren sıradan olma, bu ölçülerle herkes alanını ayakta tutar. Neyin göze alınabileceğinin sınırlarının önceden çizilmişliğinde, sıradan olma, önce çıkmak isteyen her türlü kural dışı’lığı gözetim altına alır. Her türlü üstünlük sessizce bastırılır. Özgün olan her şey hemen alışılagelmiş’in, çoktan bilinen’in düzeyine indirilir. Uzun çaba ve didinmelerle kazanılan her şey, çabucak kullanıma hazır duruma girer. Bütün sırlar güçlerini yitirir. Sıradan olma kaygısı insanın temel bir eğilimini, bütün varlık olanaklarının “tekdüzeleşme”si eğilimini açığa çıkarır.
 Mesafelilik, sıradan olma, tek-düzeleşme, herkes alanının varlık tarzları olarak, “kamu”yu oluştururlar. Her türlü dünya ve insan görüşünü düzenleyen, her zaman haklı olan kamudur. Ve bu, kamunun, nesneler ile temele inen bir bağ kurabilmesi, “şeyler”i açıkça görebilmesinden değil, “şeyler”e girememesi, düzeyli ile düzeysiz, bozulmuş ile bozulmamış arasında hiç bir fark gözetmemesinden ötürüdür. Kamu her şeyi bulanıklaştırır ve açıklıktan yoksun olan’ı, bilinen, kolayca kullanılabilen bir gereç gibi ortaya sürer.
 Herkes alanı her yerde hazır bulunur, ama insanın karar vermesi gerektiği yerde “herkes” ortadan çekilmiş, kaçıp gitmiştir. Ne var ki bütün kararlar önceden herkes alanınca verildiği için, herkes alanı insanın sorumluluğunu insanın üzerinden alır. Herkes alanı kolayca herşeyin sorumluluğunu yüklenebilir, çünkü bu alanda yapılıp edilmiş olanlardan ötürü hiç kimseden tek başına kendisini sorumlu sayması beklenmez. Yapılıp edilenlerden sorumlu hep “herkes” , daha doğrusu “hiç kimse”dir.
Böylece herkes alanı insanın günlük yaşam yükünü hafifletir, insanın yaşamayı kolaylaştırma eğilimine yardımcı olur. İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır. Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Günlük insanın kimliği sorusunun karşılığı olan “herkes”, insanın ötekilerle-birlikte-olma’sında kendi varoluşunda teslim ettiği “hiçkimse”dir.

Martin Heidegger

Sanat Avangard Olabilir mi?

 
“Arayış” ya da “deneme” gibi sözleri sanatla bağdaştırmaya çalışmaktan daha saçma bir şey olamaz. Bu sözlerin ardında güçsüzlük, kofluk, hakiki bir yaratıcı bilincin eksikliği ve acınacak bir kibirlilik yatıyor. “arayış içinde olan bir sanatçı”: Bu sözlerin ardında ne de cansız bir küçük burjuva zavallılığı yatar. Sanat, bir bilim değil ki deney yapmaya izin versin. Deney, yalnızca deney düzeyinde kalırsa, yani bir sanatçının bir filmi tamamlamak için aşması gereken o sanatçıya özgü çalışmanın bir aşaması olmakla kalmazsa, o zaman sanatın asıl hedefine ulaşılamamış olur.
20. yüzyılın ikinci yarısında sanat her türlü gizemini kaybetmiştir. Günümüzün sanatçısı anında, tam bir kabul görmek istiyor, manevî başarıların anında paraya çevrilmesini istiyor. Zavallı Franz Kafka! Yaşadığı sürece hiçbir eseri basılmayan ve vasiyetnamesinde bütün metinlerinin yakılmasını talep eden Kafka’nın dramı ne kadar sarsıcı! Bu açıdan bakıldığında Kafka, ahlâken modası geçmiş bir dönemin parçasıydı. Zaten bu yüzden de Kafka bu kadar acı çekmek zorundaydı, çünkü zamanına “ayak uydurmasını” bilmiyordu.
Buna karşın, sözde çağdaş sanat çoğu kez yalnızca bir kurmacadan ibarettir, çünkü yöntem, sanatın anlamı ve amacı olabilirmiş gibi bir yanılgıdan hareket eder. Bu yöntemi sergilemek ise —ki bu sınırsız bir teşhircilikten başka bir şey değildir— çağdaş sanatçıların çoğunluğunun ilgilendiği temel konudur.
Avangard diye adlandırılanların ortaya attıkları sorunlar ancak geleneksel ölçülerin ve güzellik ideallerinin tartışıldığı bir dönüşüm döneminde oluşabilirdi. Bundan en çok etkilenen güzel santlar oldu. Güzel sanatlar içinde barındırdığı manevî değerleri büyük ölçüde yitirdi, hem de karşılığında yeni değerlere kavuşmadan. Genelde, böyle bir durumun, toplumun içinde bulunduğu bir buhrandan kaynaklandığı söylenir. Bu korkunç durumun yalnızca tesbitine yaradığı sürece bu görüşe katılırım. Evet, hakikaten de böyle bir buhran olaylara yansır, ama sanatsal düzeye değil. Çünkü sanat akılsızlığı aşmakla yükümlüdür, ayrıca manevî değerlerin eksikliğini manevî yollarla giderme yeteneğine sahiptir, tıpkı Dostoyevski’nin yüzyıl başlangıcında hastalığı ilk görenlerden biri olarak bunu dâhice dile getirmesi gibi.
Sanatta avangard kavramı bir anlam taşımaz. Avangardı kabul etmek demek sanatta ilerlemeyi kabul etmek demektir. Teknolojik alanda ilerlemeden, gitgide daha mükemmelleşen makinelerin kendilerine verilen görevleri gitgide daha mükemmel ve daha doğru yapmasını anlıyorum. Peki ama sanat alanında bir insan başka bir insandan nasıl daha ileride olabilir? Yoksa Thomas Mann, Shakespeare’den daha mı iyiydi?
 
Andrey Tarkovski
 
Mühürlenmiş Zaman

İşçi Filmleri Festivali

 
8. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 1-8 Mayıs tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor!
 
İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da eş zamanlı olarak gerçekleşecek festivalde bu yıl ‘Sınırda Yaşamak’ teması ile 15 farklı ülkeden toplam 54 film gösterilecek.
Festivalin değişmez illüstrasyonu Karagöz ve Şarlo bu yıl “Sınırda Yaşamak” temasıyla mitolojide tanrılar tarafından cezalandırılan ve bu cezaya direnen ilk insan Sisyphus’a (Sisifos) gönderme yaparak, Ortadoğu’daki savaşın, Ortadoğu’daki önemli en önemli aktörlerden Kürtlerin sürecinin, açlık ve yoksulluğun sınırlarında umudu ve emeği ile ayakta kalmaya çalışanların öykülerini beyaz perdeye taşıyor.
>
2 Mayıs günü Şişli Kent Sinemasında yapılacak açılış gecesini oyuncu Mert Fırat sunacak.  Bajar’ın müzikleri ile eşlik edeceği gecede her yıl olduğu gibi bir set işçisine plaket verilecek.
8. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 4 şehirdeki gösterimlerden sonra, ilerleyen günlerde birçok kenti kapsayan ve yıl boyu sürecek uzun bir yolculuğa çıkacak. Gösterimler yine ücretsiz olacak.
Türkiye ve dünyanın dört bir yanından, emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmayı ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmeyi amaçlayan Festival, Sine-Sen (DİSK), Dev Sağlık-İş (DİSK), Birleşik Metal-İş (DİSK), Hava-İş (TÜRK-İŞ), Petrol-İş (TÜRK-İŞ), Tez Koop-İş (TÜRK-İŞ), Ses (KESK), Türk Tabipleri Birliği, Halkevleri ve Sendika.Org. tarafından düzenleniyor.

Zengin Film Programı ve Uluslararası Konuklar
Festivalin bu yılki Uluslararası konukları Raks-ı Hak (Toprağın Raksı) filminin İranlı yönetmeni Ebu Fazl Celili ve 155 SOLD (155 Satılık Adam) filminin Yunan yönetmeni Panteleakis Georgios. Celili Ankara ve İstanbul’da, Panteleakis Georgios ise İstanbul’da özel gösterim ve söyleşilerde izleyicilerle buluşacak. Festivalde 21’i Uluslararası 33’ü de Türkiye’den olmak üzere toplam 54 adet uzun ve kısa kurmaca, belgesel film de gösterime girecek.
Bu yıl Festivalin açılış filmi “45’lerin Ruhu”. Filmin yönetmeni aynı zamanda ünlü İngiliz işçi filmleri yönetmeni  Ken Loach.  Ünlü yönetmenin festival izleyicilerine bir de sürprizi olacak.
11. Tokyo Film Festivali Asya Film Ödülü ve Locarno Film Festivali büyük ödülü olan Gümüş Leopar’ı alan İranlı yönetmen Ebulfazl Celili’nin “Raks-ı Hak”(Toprak Dansı),
Panteleakis Georgios’un yönetmenliğini yaptığı, Yunan hükümetinin küresel ‘kriz’i bahane eden görüşlerine karşı halkın sokakları kuşatan isyanını anlatan “155 SOLD” (155 Satılık Adam),
Nazım Hikmet’in, Japon Balıkçısı şiirindeki öyküyü sinemaya aktarmak üzere Japoncadan çevrilen ve Türkiye’de ilk defa festivalimizde gösterilecek olan “Japon Balıkçısı”,
Anadolu’nun bir köyünde, ağalık ve feodaliteye başkaldırının anlatıldığı, Kadir İnanır, Melike Zobu ve Erol Taş’ın rol aldığı ve yasaklı filmler listesinde uzun yıllar yer alan “İsyan”,
Yönetmenliğini Başar Sabuncu’nun yaptığı ve Şener Şen’in başrolünde oynadığı “Zengin Mutfağı”, 
Fransız sinemacı Robert Guédiguian’ın işten atılan bir sendika temsilcisinin sınıf bilinci, yoksulluk ve suç arasındaki gelgitlerini anlatan filmi “Klimanjero’nun Karları”,
Çin işçi bölgesi, Schenzen’de cep telefonu üreten bir fabrikada yoğun ve zor şartlarda çalışan genç işçilerin yaşama tutunma çabalarını anlatan “Dream Work China” (Çin İşçilerinin Hayalleri),
Venezuela’daki mücadeleye gönül verenlere adanan  “Portraits of the Struggle (Retratos de Lucha)” ( Mücadeleden Portreler), Festivalin öne çıkan kısa ve uzun metrajlı filmleri…
Türkiye’deki Ermeni işçileri anlatan “Avtobus”,  “Vardiya 12-48” ve “Şişecam Direnişine Bakmak”, Bismil-Sinan köylülerinin, el konulmuş toprakları geri almak için, ağalara karşı verdikleri mücadeleyi anlatan “İpekçi Günlükleri”, Tonya’da sütçülük yaparak hayatlarını sürdüren kadınların fabrikaya karsı ayakta kalma çabasını anlatan “Keyvan” ise festivalde gösterime girecek belgesellerden bazıları.
Festival filmlerinin 4 ildeki gösterim yerleri:
İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi, Yeşilçam Sineması, İstanbul Halkevi, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, Kadıköy Halkevi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde;
Ankara’da Kızılırmak ve Büyülü Fener Sinemalarında;
İzmir’de İzmir Sanat Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Konak Halkevi’nde;
Diyarbakır’da ise Sümerpark Sosyal Yaşam Merkezi, Cegerxwin Gençlik, Kültür ve Sanat Merkezi Sinema Salonu, Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Avrupa Sineması, Tüm Bel-Sen Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır Evi, Sülüklü Han..
Festival kapsamında Ankara’da emek ve iletişim üzerine düşünen, çalışan ve siyaset üreten akademisyenler ve eylemciler 3-4 Mayıs tarihleri arasında 4. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda bir araya gelecek.
 
 
 
İzdiham

Bi siktir olun gidin.

Hükümet’in bir çok uygulamasını beğenmiyorum. Sanki kendi medeniyet geçmişimiz yokmuşcasına,kültürel,ekonomik,politik rotalar izleyerek,medeniyet tasavvurunu Alkol,İmam-Hatip,Taksim’e,Çamlıc’a cami meselesine indirgeyerek,mimariden,gelir dağılımna,ekonomik ve hukuksal adalete kapitalist modernist bir yaklaşım sergilemesini mesela.
Biliyorum bu coğrafya zor bir coğrafya ve böyle bir coğrafyada modern küresel sistemde ayakta durmaya çalışmak her biri aynı zamanda zaafları,duyguları,korkuları sevdaları öfkeleri olan politikacılar açısından da zor çetrefil bir mesele.Ama isterdim ki,roboskiden,işten çıkarmalara,taşeronlaşmaya,kalkınma adı altında halkı parası olanlara kul köle eyleyen bu köle düzenine inkılabi,peygamberi bir duruşla halkına her şeyi anlatarak,güçlü olmayı ve güçlü kalmayı küresel dengelere değil,Allah’ın rahmetine bereketine ve kaderine,her şeyden önemlisi,Rızasına dayanarak yapmaya çalışsın,olmadı,”Balık bilmezse,Halık bilir” diyerek batılı terkederek rahmete,evine,kalbine sığınabilsin,ve fakat olmuyor.
Bir çok noktada hükümetle uyuşmazlığım,ona itirazım var;
Ancak,ne bu topraklar,ne bu ülke,ne bu insanlar artık bir kaç kiralık,satılık,pısırık,korkak,hain yada zalimlerle bir kaç daktilo tuşuyla,bir kaç satırla,operasyonla vazgeçebileceğimiz bir yer değildir.
Muhalefetimi yapar,itirazımı dillendirir gerekirse dayak yer,gerekirse kurşun yer gerekirse itilir kakılırım ve fakat asla kalleşçe ve kahpece işine geldiğinde hükümetin kapılarında yatıp kalkıp,işi bitince menfaatini başka güçlerin kucağında ,soluğu emri telkin ve görevleri alan menfaat,güç,çıkar orospuları gibi davranamam.Bu coğrafyanın sorunları,kürdüyle,türküyle,ermenisi yahudisi,chp’lisi,muhafazakarı,alevisi sünnisi ile aptalca kavgalarla,zulümlerle haksızlıklarla,katliamlarla geçmiş bir tarihde olsa bu coğrafyanın sorunundur.Kürde hak vermek bizi böler diyen tedirgin millliyetçide,ermeniler hak’etti diyen,kör muhafazakarda,gözünü para hırsı bürümüş tüccarda..Bütün acıların kendi yaralarına ait olduğunu sanıp,başka yaralara farkında olarak yada olmadan tuz basan,türk,kürt,ernemi,yahudi,sünni,alevi,sağcı,solcu,dinli,dinsiz,bizler bu coğrafyanın çocukları,vatandaşları,yerleşimcileriyiz ve hak hukuk kavgamızı canımız geleceğimiz bahasına kendimiz veririz.
Ortadoğudan,uzak doğuya,latin amerikadan,hinde çine kadar ne boklar yiyip,adalet demokrasi hukuk eşitlik aldatmacısıyla ne bedeller ödettiğinizi asla unutmayağım,unutturmayacağım.Operasyon yaptığınız hükümet kavgalıda olsam benim hükümetim,ortadan kaldırmaya çalıştığınız adam ”ananıda al git” demiş olsada benim abim,babam,kardeşimdir
Dışarıyı anlarım ama siz içerdikiler,Hükümetimden,başbakanımdan,ülkemden,ülkemin (insanlarımın) geleceğinden pis ellerinizi çekip siktir olup gidin çil çil servetlerinizin gömülü olduğu ,sınırlarımın dışına
 
köksal Özyürek.