23 Nisan’ın Gayri Resmi Tarihi

İçindekiler:

L’illustrationdan’dan Seçmeler -Edhem Eldem-
Osmanlı Basınında , Yüz Yıl Önce Bu Ay -Emel Seyhan-
Yok Edilen Çift Dilli Geçmiş: Kozluk Çayı’nın Üzerindeki Meydan Köprüsü -Bülent Genç-
Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Tutuklanmasının Ardından Ragıp Duran’la Basın-İktidar İlişkileri Tarihi Üzerine Söyleşi -Ahmet Akşit – Cansu Kılıçarslan-
Heşt Behişt Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na: Şah İsmail’in, Çaldıran Savaş’ından Sonra Alıkonulan Hazine ve Eşyaları -Vural Genç-
En Doğru Bildiğimizden Kuşkulanmak-5 23 Nisan’ın Gayri Resmî Tarihi -Mehmet Ö. Alkan-
Rus Arşivi Belgelerinde Bitlis İsyanı (1914) -Tibet Abak-.
“Padişah İnsandır Kanun ile Mükellef ve Memurdur Şeriat Budur” İttihatçı Fedâailerin II. Abdülhamid’e Uyarısı -Ayşegün Soysal-
Osmanlı İktisadı ve Sosyal Tarihçiliğinde Bir Emekçi Donald Quataert’in Ardından -Nurşen Gürboğa-
Avrupa Birliği’nin Temelleri ve 1942′de Türk Basınında Geniş Yer Bulan Bir Konuşma Üzerine -Pınar Dost Niyego-
Edirne’nin İlk Sosyalist Gazetesi: Ahali -Metin Tunçay-
Taş Devri Ekonomisi Üzerine Az İş Çok Yemek -Heval Bozbay-
Türkçe
Kuşe — Ciltsiz — 22 x 30 cm
İstanbul, 1. Basım
ISBN : 1300702591
94 s. — 6 TL
Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 23 Nisan’ı çocuklara Atatürk’ün armağan etmediğini belirterek, “1921′den beri kutlanmakta olan ’23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’ ile 1925′ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutladığı 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’nı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştiren 1980′de Kenan Evren oldu” dedi.

Atatürk’ün ölmeden önce ismini ordu ve kale anlamına gelen “Kamal” olarak değiştirmesiyle ilgili yaptığı araştırmasıyla dikkatleri üzerine çeken İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Nisan ayı sayısında “23 Nisan’ın Gayri Resmi Tarihi” başlığını verdiği araştırmasında şunları yazdı:

1981′de armağan edildi
23 Nisan, “Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bayram” olarak geçmektedir. 23 Nisan başlangıçta yalnızca ‘milli bayram’ olarak kabul edilmiştir, çocuk bayramı ile ilgisi yoktur. Bilindiği gibi TBMM 23 Nisan 1920′de açıldı. İlk yıldönümünde, yani 23 Nisan 1921′de açılış günü “milli bayram” olarak kabul edildi. Milli Mücadele’nin ilk bayramıydı, lâkin bayramın adı yoktu, yasa metninde “Milli Bayram” olarak geçiyordu. Üstelik çocuklara da armağan edilmemişti. Aslında 1981 yılına kadar da çocuklara “armağan” edilmeyecekti.

“Kutlamalar meclisin açılışı içindi”
23 Nisan’ın 1921′de bayram olarak kabul edildiği haberinin duyulmasıyla Ankara’da halk tezahürat yapmıştı. Aynı gün 23 Nisan 1922′de Ankara’da yayınlanmakta olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde manşetten şu cümle okunuyordu: “Bu Gün 23 Nisan Türklerin ve Müstakbel Nesiller İçin En Büyük Bayramdır.” Kutlamalar meclisin açılış günü içindi. Adı olmayan bayram için gazetelerde “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” gibi isimlere rastlanıyordu ama “Çocuk Bayramı” diye bir ifade ortada yoktu.

“Bayram Umay’ın armağanı”
23 Nisan’ın çocuklara armağan edenin kuşkusuz Fuat Umay olduğunu söyeleyen Alkan, şöyle devam ediyor: Bu aşamada 23 Nisan gününü çocuklara özel bir gün olarak kim önerdi, sorusunu cevaplamak gerekir. Bu doğru bildiğimiz yanlışlardan biridir ve “Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara bayram olarak armağan etti” şeklinde ifade edilmektedir. Bu doğru değildir. Aslında 23 Nisan’ın bir çocuk günü/ bayramı olarak kabul edilmesini Himae-i Etfal Cemiyeti uzun süre başkanlığını da yapan Kırklareli Milletvekili Fuat Umay’ın önerdiği anlaşılmaktadır.”

Şimdiki 23 Nisan’ın mucidi Evren!“Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara armağan etmedi. 12 Eylül darbesi ertesinde TBMM ortadan kaldırıldığı için TBMM’nin açılış gününü kutlamak sorun haline gelmiştir. Kenan Evren’in talimatıyla celeyle bir yasa çıkartıldı, 1921′den beri kutlanmakta olan “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı” ile 1925′ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutlamakta olduğu 23 Nisan “Çocuk Bayramı”nı alelacele “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” halinde birleştirildi. Yasaya eklenen madde ile yalnızca “ana ve ilkokul çocuklarının” kutlaması kararlaştırılmıştır.”

doğu türkistan

”Doğal olarak bütün insanlar eşittir ama icraatte aralarında uçurumlar vardır.”
Konfüçyüs
 
1. İdeolojik adlandırmalar
Çin’in ‘Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de Han ve Uygur kökenli yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği olaylar yatıştı ama geçen haftaki sözümüzü tutup, bu konuda birkaç söz edelim. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: ‘Türkistan’, ilk olarak 7. yüzyıldan itibaren Arap coğrafyacılarının kullandığı ‘Türklerin yaşadığı yer’ anlamına gelen ideolojik bir terim. Uygurların yaşadığı bölgeye ‘Doğu Türkistan’ denmesi, ‘Batı Türkistan’ diye ülkenin olduğunu ima ediyor. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde Türkler yaşadığına göre Batı Türkistan, Türkiye, Almanya, Fransa, Avustralya ya da başka bir yer olabilir. Kısacası, bu haliyle ‘Batı Türkistan’ tam bir metafor.
Aynı şekilde, Çinlilerin bölgeye verdikleri ‘Yeni Topraklar’ anlamına gelen ‘Şin–Çiyang’ (Türkçe’de Şincan veya Sincan) adı da gayet ideolojik. ‘Soydaşımız’ Uygurlar (ki bu konuda lehte ve aleyhte onlarca teori var ancak bu teorileri bu yazıda tartışmayacağız) yaşadıkları topraklara ‘Şincan’ değil ‘Doğu Türkistan’ denmesini istedikleri için ben de bu isteğe uyacağım.
2. Yakup Bey’in Hanlığı

Türkistan’ın Çin’in kontrolüne geçmesi 1759 yılında Ming Hanedanı’na son veren Quing (okunuşu Çinğ) Hanedanı döneminde olmuştu. Qing Hanedanı’nı kuran Mançular çok etnisiteli Çin İmparatorluğu’nda azınlık grubundan oldukları için çok etnisiteli bir ülkenin nasıl idare edileceği konusunda duyarlı davrandılar. Yine de, merkezi iktidarla yerel halk arasında bugüne dek süren gerilimlerin temeli Quing döneminde atıldı. Afyon Savaşları (1839-1842), Taiping (1851-1864) ve Nian (1851-1868) isyanları ile zayıflayan Quing döneminde, ağır bir ekonomik ve mali krize giren bölgede, Uygurlar tam 42 kez ayaklandılar. Bu isyanlar sonucu Kuçar, Yarkent, Kaşgar ve İli Vadisi’nde bağımsız şehir devletleri kurulduysa da Çin egemenliğine tamamen son verilemedi.

Bu konuda ilk ciddi adım 1865’te Yakup Han’ın Ruslar tarafından işgal edilmiş Hokand Hanlığı’nı 1865’te sona erdirip kendini ‘Atalık Gazi Bedevlet’ ve ‘Halife’ ilan etmesiyle atıldı. Yakup Bey 1866’da Hoten’i, 1867 de Kuça’yı,1868 de Turfan’ı, 1872’de Urumçi’yi ele geçirdikten sonra, İli Vadisi hariç bölgede başkenti Aksu şehri olmak üzere Kaşgar ve Yarkent’te egemenliğini ilan etti. Yakup Bey’in istikrarı sağladıktan sonraki ilk işi Rusya ve Hindistan’ın egemeni Britanya ile dostane münasebetler kurmak oldu. Diğer yandan, İngilizlerin de teşvikiyle Osmanlı Padişahı Abdülaziz’e (1861-1876) bir elçi göndererek, yardım ve himaye talep etti. Pan İslamist düşüncelerin filizlenmeye başladığı bu dönemde Abdülaziz bu çağrıya kayıtsız kalmadı. Enderun’dan Murat Efendi’nin başkanlığındaki dört muvazzaf ve dört emekli subayı 2 bin piyade tüfeği, altı sahra topu ve cephane yapımında kullanılan barut ve malzemeleriyle birlikte Bombay üzerinden Doğu Türkistan’a gönderdi. Heyet Kaşgar’da 100 pare top atışı ile karşılandı, Doğu Türkistan’ın önemli şehirlerinde Abdülaziz adına hutbeler okundu, paralar kestirildi. Osmanlı Devleti’nin Yakup Han’a ‘Emir’ unvanını vermesi şerefine yapılan törende İngiliz temsilcileri de hazır bulunmuştu, çünkü o günlerde İngilizler bölgeyi Rusya ile Çin arasında bir tampon olarak görüyorlardı.
3. Bölgenin Çin kontrolüne geçişi

Ancak bu ‘Altın Çağ’ kısa sürdü. Yakup Bey’in 1877’de ölmesinden sonra bölge Mançu Hanedanı’nın valisi Zuo Zongtang’ın kontrolüne geçti. Zuo’nun kuvvetleri sadece bölgeyi kontrol etmekle kalmadılar, Rus kuvvetlerinin geri çekilmesini de sağladılar. Zou, bölgede istikrarı sağlamak için bölgeyi Çin’in geri kalanından izole etti. 1884 yılında bölgenin adı, Çin’in 19. Vilayeti olarak ‘Yeni Topraklar’, manasına gelen ‘Şin-Çiyang’ a (Türkçeye Şincan veya Sincan diye geçti) çevrildi. Her ne kadar bu tarihten sonra Türk ve Türkistan kelimelerinin kullanılması, bu adla gazete dergi çıkarılması Türkiye’den ve İslam ülkelerinden gazete, kitap getirilmesi yasaklandıysa da Sun Yat Sen liderliğindeki 1911 Devrimi ile Çin’de Cumhuriyet yönetimi kuruluncaya kadar bölgede önemli bir rahatsızlık yaşanmadı. Ama Cumhuriyet dönemi, Uygurların ayrılıkçı taleplerinin netleşmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü Çin ulus devletinin kurucu babası Sun Yat Sen, Han kökenliydi ve her ne kadar azınlıkların kendi kimliklerini gerçekleşmesine sıcak bakıyorsa da, ona göre, Uygurlar Hanların alt etnik gruplarından biriydi. Hanların bölgenin verimli tarım alanlarına göç ettirilmesi, bölgenin Han bürokratları tarafından yönetilmesi bu dönemde başladı.

4. Ceditçiler-Kadimler çatışması

Uygurların buna tepkisi kimlik mücadelesine hız vermek oldu. Bu konuda iki temel akım çarpışıyordu. ‘Cedidçiler’ (Yenilikçiler) denen grup seküler milliyetçilerdi, ‘Kadimler’ (Eskiler) ise Hotan Emiri’nin başını çektiği radikal dinci hareketti. 1930’da Han Maksud’un ölümünden sonra bölge valiliğine getirilen Jin Shuren’in Kumul’u ele geçirip, vergileri arttırması ve Han Çinlilerinin bölgeye yerleştirilmesi sistematik hal almasıyla birlikte Uygurlar yeniden ayaklandılar. 1931 tarihli Kumul İsyanı ile birlikte Müslüman Çinliler olan Huilerin egemen olduğu Gansu eyaletinin feodal beyi ‘Ma’ Chung-Ying bölgeyi işgal etti. (‘Ma’ bir unvandı.) ‘Ma’ Chung-Ying’in ve Huili feodallerin gaddarane idaresi Uygurların Müslüman Huilere karşı antipatisini arttırdı. Bu durum, Uygur milliyetçiliğinde İslam’ın rolünü azaltırken etnik vurguyu güçlendirdi, yani ibre Kadimcilerden Cedidçilere doğru döndü.
5. Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti

Mart 1933’te Muhammad Emin Buğra ve iki kardeşi Tarım Havzası’nda Hotan Emirliği’ni ilan ettiler. Rusların yardımıyla sona erdirilen bu oluşumu Eylül ayında Cedidçilik, bağımsızlık, reformculuk ve milliyetçilik idealleri ile Sabit Damolla ve eski Kumul Hanlığı Veziri Hoca Niyaz’ın 12 Kasım 1933’te ilan ettiği Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti izledi. (Bazı kaynaklara göre devletin adı Müstakil İslami Şarki Türkistan Cumhuriyeti idi. Devletin ilk parasında ‘Uyghurstan Cumhuriyeti’ yazdığını iddia eden kaynaklar var ama bugün Doğu Türkistanlı milliyetçiler Uyguristan terimini kullanmaktan kaçınıyorlar.)

Sabit Damolla ve Hoca Niyaz, Doğu Türkistan’ın Rusya yanlısı Çinli Valisi Şen-şi-sey ile ittifak içinde Aksu merkezli, Tarım Havzası’nın kuzeyinden Hotan’a kadar uzanan bölgede egemen oldular. Ama o yıllarda bölgeyi adeta Rusya yönetiyordu, çünkü Şen-şi-sey Rus yanlısı bir bürokrattı. Öyle ki, ordu, polis, sağlık, eğitim teşkilatı başta olmak üzere tüm kamu yöneticileri de facto 20 kadar Rus subayına bağlı çalışıyordu. Ülkede Rus ajanları, araştırmacıları, tüccarları cirit atıyordu. Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, yıllardan beri bölgeyi sarmış olan yolsuzluk, rüşvet, karaborsacılık, enflasyonla boğuşurken, Başbakan Sabit Damolla, SSCB, Afganistan, İran, Türkiye ve Hindistan’a (o yıllarda Britanya’nın sömürgesiydi) elçiler göndererek yardım almaya çalıştıysa da çağrılarına karşılık bulamadı. Bu ‘cumhuriyet’ Şen-şi-sey’in kuvvetleri tarafından tarihe gömüldü. Devletin ömrü kısaydı ama Uygur milli kimliğinin pekişmesinde önemli katkıları oldu.
6. Çan Kay Şek’in aşırı milliyetçi politikaları

Sun Yat Sen’in 1925’te ölmesi üzerine iktidara gelen aşırı Han milliyetçisi Çan Kay Şek ise Çin’deki tüm azınlıkların ‘aslında Han kökenli’ olduğunu ileri sürdüğü için Uygur kimliğini ezmeye soyundu. 1942’de ‘Kuzeydoğu Gelişmesi’ politikasını uygulamaya başladığında ilk işi Doğu Türkistan’a Han göçünü teşvik etmek oldu. Başlangıçta milliyetçi hükümetin hedefi 10 bin memur, teknisyen ve öğretmeni ve ailelerini Doğu Türkistan’a göndermek ve bölgeyi merkeze bağlamak olarak açıklanmıştı. Ancak bu politika giderek Hanların bölgede bir çeşit ‘apartheid’ (ırk ayrımı) rejimi kurmasıyla sonuçlandı.

İkinci Dünya Savaşı’nın SSCB aleyhine geliştiği yıllarda Vali Şen-şi-sey, çark ederek Sovyet yetkilileri bölgeden kovdu, fakat tam o sıralarda Uygur milliyetçi liderleri de görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Tıp tahsilini İstanbul’da yapmış olan Dr. Mesut Sabri bağımsızlık için ABD’nin yardımına güveniyordu. İsa Yusuf Alptekin Milliyetçi Çin parlamentosuna ve hükümetine ümit bağlamıştı. Muhammed Emin Buğra ve Mahmut Muhiti grubu ise ‘düşmanın düşmanına’ yani Japonlara bel bağlamıştı. Sonunda Uygurların kaderini Ekim 1944’te Gulca’nın güneyindeki Moğol yurdu Nilka’da patlak veren Kazak isyanı tayin etti.
7. Bir cumhuriyet daha

Daha sonra Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki İli, Altay ve Tarbagatay bölgeleri de katıldığı için tarihe ‘Üç Bölge İsyanı’ olarak geçen bu isyanı bastırmak için Çan Kay Şek yönetimi çok sert tedbirler aldı. Bu sefer, savaşta ibrenin lehlerine dönmesi üzerine yeniden gözde olan SSCB’nin de yardımıyla isyancılar Gulca’yı ele geçirdiler ve 12 Kasım 1944’te Şarki Türkistan Cumhuriyet’ini ilan ettiler. Yine SSCB’nin yardımıyla Doğu Türkistan orduları İli, Tarbagatay ve Altay bölgelerini de yeni cumhuriyetin topraklarına kattı. Ancak bir süre sonra Moğolistan Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği’nin Mançurya’da bazı ayrıcalıklar elde etmesi karşılığında SSCB, Doğu Türkistan üzerindeki vesayetinden vazgeçti ve 1945’ten itibaren bölge, yerel Uygur yöneticiler ve Çin Halk Cumhuriyeti’nce ortaklaşa yönetildi.

Çin’le Uygur temsilcileri arasındaki uzun görüşmelerden sonra 1947’nin başlarında ilk defa üç Türkistanlı, Dr. Mesut Sabri ‘Genel Vali’, İsa Yusuf Alptekin ‘Hükümet Genel Sekreteri’ ve Canım Han Hacı ‘Maliye Bakanı’ olarak atandıysa da bundan sonrası merkezi hükümetle yerel yönetim arasında bilek güreşi ile geçti. Sonunda, Doğu Türkistan SSCB ile Çin arasında yapılan stratejik bir anlaşmanın kurbanı oldu. İddialara göre Stalin’in göz yummasıyla, Ekim 1949 tarihinde Gulca’yı işgal eden Mao’nun Komünist orduları, bölgenin de facto bağımsızlığına son verdi.

8. Komünist dönem

1949’dan sonra Uygurlara otonomi verildi ama Uygurların başkaldırısı hiç bitmedi. Çin resmi kaynaklarına göre 1951-1981 arasında Uygurlar tam 19 kere isyan ettiler. Aslında 1949 ile 1956 arasındaki Çin hükümetleri, Uygurları kazanmak için çalıştılar, en azından İslam karşıtı politikalar gütmediler. Ancak 1958-1961 arasında, Çin’i tarımsal bir toplumdan endüstrileşmiş bir toplum haline çevirme iddiasıyla yürürlüğe konan ‘İleriye Doğru Büyük Sıçrayış’ adlı ekonomik ve sosyal program, milyonlarca kişinin ölümüne neden olan bir kıtlıkla sona erdiğinde Çin’in bütünü ile birlikte Doğu Türkistan’da büyük zararlar gördü. Sadece 1959’daki kıtlık döneminde 500 bin civarında Uygur SSCB’ye sığındı. Pan Türkist eğilimli Uygur örgütlenmeleri de bu yıllarda filizlenmeye başladı. Ancak bu yıllar boyunca, sadece Uygurlar değil, Doğu Türkistan’da yaşayan Han gençliği de huzursuzdu. 1979’da, hayat koşullarından şikâyet eden 8 bin Han gencinin Aksu’da yaptığı büyük gösteri ve göstericilerden bininin katıldığı 100 günlük açlık grevi Doğu Türkistan’ın modern tarihindeki en önemli siyasal olay oldu.
1976’da ölen Mao’nun halefi Deng Xiaoping döneminde Doğu Türkistan’da merkezi yönetimin baskısı oldukça azaldı, ancak bölgenin sorunları ağırlaşarak sürdü. 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısından sonra, Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı ayrılıkçıları El Kaide ile ilişkilendirmeye başladı. Son olaylar işte böylesine çetrefilli bir tarihin ürünü.
Son olaylarda, milliyetçi kesimler ‘soydaşlık’ ilişkisi yüzünden, İslamcı kesimler Müslümanlık ortak paydasından dolayı infiale sürüklendi. Solcular özünde bir insan hakları ihlali olan konuyu bu kesimlere terk etmiş iken, Türkiyeli Kürtler ise Çin’deki 56 etnik gruptan en büyüğü olan ve nüfusun yüzde 91’ini oluşturan Hanlarla, nüfusun yüzde 1-3’ünü oluşturan Uygurlar arasındaki ilişkilerle Türk-Kürt ilişkisindeki; Kürdistan-Türkiye ilişkisi ile Doğu Türkistan-Çin ilişkisindeki benzerliklere işaret ederek, Türk milliyetçilerini ve muhafazakârlarını samimiyet testine davet ediyorlar.

9. Uygurlar Çin’in Kürtleri mi?

Gerçekten de, Uygurların ve Kürtlerin kendi ‘millet-i hâkimeleri’ne karşı verdikleri uzun ve kanlı mücadele (güçlü ve zayıf yanlarıyla) ve Hanlarla Türklerin bu kesimlerin taleplerine verdiği tepki, dış güçlerin müdahalesi gibi konular birbirine çok benziyor. Bu benzerlikler yüzünden Türkiye’nin Urumçi’de yaşanan olaylara gösterdiği tepki bu kesimlere ve uluslar arası topluma samimi görülmüyor, zaten Türkiye de sırtındaki kamburlar yüzünden doğru dürüst tepki gösteremiyor. Öte yandan, 1915 Ermeni Tehciri’nde vuku bulan yüz binlerce ölüm ve öldürme olayına ‘katliam’ bile diyemezken, 186 kişinin (ki en azından bir kısmının Han kökenli olduğu anlaşılıyor) çatışmalarda öldürülmesine ‘neredeyse soykırım’ diyecek kadar ‘kendini bilmez’ olabiliyor.
Bölgenin Komünist güçlerin denetimine girdiği 1949’dan sonra, ‘milli mücadelelerini hür bir ülkeden yönetmek üzere’ 1952-1960, 1965 ve 1980 sonrasında üç parti halinde Türkiye’ye iltica eden ve bugün ağırlıklı olarak İstanbul ve Kayseri’ye yerleştirilen Doğu Türkistanlılar (yaklaşık beş bini Uygur, 15 bin kadarı Kazak asıllı) ise Kürt Meselesi başta olmak üzere, Türkiye’nin azınlık sorunları konusunda muhafazakâr Türk milliyetçiliği ile birlikte hareket ediyorlar. Gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin (ki çoğu milliyetçi-muhafazakârdı) Çin’le ilişkileri bozmamak için konuya mesafeli durduklarını da ekleyelim. Yani bu konuda bütün tarafların ciddi bir özeleştiri yapması gerekiyor. Konuyu kendi meşrebimize göre bir ‘kimlik meselesi’ olarak değil, bir insan hakları meselesi olarak ele almanın tam zamanı.
10. Himalayaların eteğinde bir İttihatçı: Enver Paşa
Doğu Türkistan konusu açılmışken, hayatını Doğu Türkistan davası uğruna yitiren Enver Paşa’ya değinmemek olmaz. Savaşın kaybedildiği anlaşılınca 1-2 Kasım 1918’de ülkeyi terk eden Enver Paşa, iki başarısız teşebbüsten sonra 14 Ağustos 1920’de Moskova’ya ulaşmış, Eylül’de Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katılıp, Batum’da 3. Enternasyonal’in ilkeleri doğrultusunda kendi ‘Halk Şûralar Fırkası’nı kurduktan sonra, Bolşeviklerin yardımıyla Britanya İmparatorluğu’na karşı, İran ve Orta Asya halklarından müteşekkil bir İslam Devleti kurmak ve bunun başına geçmek üzere ‘cihat’ çalışmalarına başlamıştı. Ancak 1919 kışında Almanya’da komünist hareketin, 1920 sonbaharında Polonya’da Kızıl Ordu’nun yenilmesi, Dünya ihtilali umudunu zayıflatınca, aynı zamanda ekonomik sıkıntılarla da boğuşan Sovyet Rusya’da komünizmin tek bir ülkede yaşayabileceği görüşü egemen olmaya başlamıştı. Bu haleti ruhiye içinde 16 Mart 1921’de Britanya ile Sovyet Rusya arasında imzalanan ticaret ve dostluk antlaşmasının en önemli şartı, Sovyet Rusya’nın Anadolu’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da Britanya aleyhine propagandaya ve faaliyete son vermesiydi. Bu stratejik dönüşüm Enver Paşa’yı Rusya’da işlevsiz kılmıştı. Anadolu’da ise Mustafa Kemal liderliğini giderek pekiştiriyordu. Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasından sonra Enver Paşa için Doğu Türkistan’dan başka gidecek yer kalmamıştı.
11. Basmacılar hareketi

O yıllarda Özbekler, Kızıl Ordu’nun Hokant’ta kurdukları ‘milli hükümet’i sonlandırmak için şehri yakması ve binlerce kişiyi öldürmesi üzerine Fergana’da ayaklanmışlardı. Buhara’ya ‘Ali Bey’ takma adıyla gelen Enver Paşa’nın 1921 yılının Kasım ayında Buhara’daki silahlı kuvvetlerin başkumandanlığını üstlenmesi bölgede büyük sevinç yaratmıştı. Zaten İttihatçı kadrolar epeydir Buhara’da milis kuvvetlerini organize ediyorlar ve bu kuvvetlere subay yetiştirmek için başta Harp Mektebi ve Darülmuallimin olmak üzere çeşitli okullar açıyorlardı. Enver Paşa’dan bir süre önce Buhara’ya gelen Dr. Nazım Bey’in İTC adına yerel idareden 33 kilo altın alıp gitmesi de bu itibarın göstergesiydi.

Gerçi Enver Paşa bir süre Lakay kabilesinin reisi İbrahim Bey tarafından ‘Moskova casusu olabileceği’ gerekçesiyle üç ay süreyle alıkonmuştu, ancak daha sonra firar edip Bolşeviklere karşı harekete geçtiğinde ordusunun en büyük kesimini yine İbrahim Bey’in kabilesinin mensupları oluşturacaktı. Bu kuvvetlere Bolşevikler ‘basan, yağmalayan, haydut, çapulcu’ anlamında ‘Basmacı’ adını vermişti. Ancak daha sonra isyancılar da bu adı benimsemişlerdi. Enver Paşa Bolşevik rejimini devirmek ve Asya’nın Müslümanlarını İslam’ın yeşil bayrağı altında birleşmek için sağa sola bildiriler gönderiyordu. Kulaktan kulağa Türk gönüllü kıtalarının fillere yerleştirilmiş toplarla İngilizleri alt edeceği haberleri fısıldanıyordu. Büyük İskender de fillerle Orta Asya’ya gelmemiş miydi? Enver Paşa’nın ondan geri kalır nesi vardı?
12. Kızıl Ordu subayı Melkumov

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Enver Paşa 4 Ağustos 1922 tarihinde dramatik bir biçimde hayatını kaybetti. Enver Paşa ile ilgili tüm yayınlarda onun Himalaya’nın Pamir Dağları eteklerinde, Balcuvan’ın Çeğen mevkiinde kılıcı elinde Kızıl Ordu birliklerine karşı savaşarak öldüğü yazılır. Araştırmacı Kevork Pamukcuyan, Kanada’da yayımlanan Horizon adlı haftalık derginin 4 Şubat 1985 tarihli sayısında Hayk Hayrabetyan adlı bir yazarın tanıklığına dayanarak Enver Paşa’yı Kızıl Ordu’nun önemli komutanlarından Hagop Melkumyan’ın (o günkü adıyla Melkumov) öldürdüğünü ileri sürüyor. Melkumov bu bilgileri makale yazarı Hayrabetyan’a bizzat anlatmış.

1885’te Karabağ’ın Şuşa bölgesinde dünyaya gelen Melkumov, 1907’de Frunze Askerî Akademisi’ni bitirdikten sonra Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Prusya cephesindeki muharebelere katılmış, yaralanıp iyileştikten sonra Türk cephesine gönderilmiş, süvari alayında Erzurum, Van ve Bitlis’teki çatışmalara katılmış, daha sonra subay olmuş ve pek çok madalya ve nişanla ödüllendirilmiş başarılı bir askermiş. 1917’de Bolşevik saflarına geçen Melkumov Moskova’daki Birinci Süvari Alayı Komutanlığı’na atanmış, aynı yıl Komünist Parti üyesi olmuş. Denikin’in Beyaz Orduları’na karşı savaştıktan sonra Buhara’daki Basmacı hareketini bastırmakla görevlendirilmiş. 1921 şubatından itibaren de görevini başarıyla yerine getirerek mayıs ayında Basmacıları köşeye sıkıştırmış.
13. Kofrun Kışlası’na baskın

Melkumov’a göre Enver Paşa’nın Doğu Buhara’daki askerî karargâhı Kofrun Kışlası’ndaydı ve emrindeki güçlerin sayısı 17 bin kişiye ulaşmıştı. (Bu sayıları 200 bine çıkaran Türk kaynakları vardır. Ancak Şevket Süreyya Aydemir, olay günü, Korfun Kışlası’nda Enver Paşa’nın yanında 4-5’i Osmanlı olmak üzere sadece 25 asker olduğunu ileri sürer.) Melkumov’un ise 1500 süvari ve 800 piyadeden ulaşan küçük bir birliği vardı. Melkumov, sayısal açıdan çok zayıf olduğu için saldırıyı sabah namazından önce, şafak sökerken aniden yapmayı planlamıştı. O gece vadi sisle kaplanmıştı. Bu yüzden, Melkumov’un birlikleri Kofrun Kışlası’na görünmeden yaklaşabilmişti. Kışla büyük bir bağın içindeydi. Melkumov, altın renkli hilalli yeşil bir bayrağın yanında nöbet tutan kırmızı sarıklı nöbetçileri görünce çok sevindi. Çünkü nöbetçiler, Enver Paşa’nın kışlada olduğuna işaret ediyordu. Bundan sonrası hızla gelişti. Melkumov’un birliği önce kışlayı topa tuttu. Ardından süngü takarak hücum ettiler. Enver Paşa uykusundan fırlayarak elbisesiz ve yalınayak atına atladığı gibi süratle dağlara doğru uzaklaşmaya başladı. Melkumov’un dediğine göre, Enver Paşa, yaklaşık 25 verst’lik (1 verst=1067 m.) bir takipten sonra Çeğen mevkiinde kıstırıldı ve kanlı bir süngü dövüşünden sonra öldürüldü. Enver Paşa’nın üzerindeki “İslam ordularının başkumandanı, Halife’nin damadı ve Hazret-i Muhammed’in vekili’ yazılı büyük gümüş mührü ödül olarak Melkumov’a verildi. Şahsi Kur’anı ve tezhipli hilatı ise yörenin resmi makamlarına teslim edildi. Enver Paşa için savaş ebediyen sona ermişti ama Basmacılar için mücadele 1934’e kadar devam etti. Melkumov 1937’de emekliye ayrıldı, 1960’da Türkistanlılar adı altında hatıratını yayımladıktan iki yıl sonra da öldü.

Ayşe HÜR

suhuf ajans

kısa kısa kısa kısa kısa kısa…

‘Allah, ekmek, özgürlük’

….
Korkulacak, kaçınılacak, ürperecek ne var allahaşkına? “Anti-Kapitalizm inşallah” demiş birisi, “Kapitalizm inşallah” içerikli belki bin yazı, bin nutuk seli arasında, birisi de bunu demiş… Tuttuğu takımın şampiyon olması için bile inşallah demenin normal karşılandığı bir zeminde, “izm”lere kadar sirayet etmiş bu toplumsal alışkanlığımız niçin bizi kızdırıyor ki? Adnan Hoca, Fadıl Hoca, Erman Hoca söyleyince kıyamet kopmuyor… Bırakalım anti-kapitalistler de “inşallah” desin. Çok şükür ki kimsenin temellükünde değil…

Bir günlüğüne, bir saatliğine, bir dakikalığına da olsabıraksak tüm nizaları da, tuttuğumuz partileri, üyesi olduğumuz dernekleri, etnik kimliklerimizi, oturduğumuz mahalleleri, kılık kıyafetlerimizi… Sanki yeni doğmuş bir bebek kadar mülksüz ve duru bir halle… Bir anlığına “ALLAH”I düşünsek. O ki; bütün lisanların Allah’ıdır. Günahlarımızla, kusur ve eksikliklerimizle her şeye rağmen bağışlayan, ikram eden, “Rahmeti, Gazabını Aşmış” Allah’tır. Ve dikkatinizi çekerim, bu gençler; “Allah”tan bahsediyor. Üsluplarını beğenmeyebilirsiniz, farklı görüşte olabilirsiniz, belki hayatta asla karşılaşmayacaksınız birisiyle bile… Ama işte, “Allah” diyorlar…

***

Hayatta hiç oruç tuttunuz mu? Ya da açlığın cidden pençesinde buruldunuz mu? Fukaralık tüten bir yoksul evine kucağınızda az evvel fırından çıkmış taze ekmekle girdiniz mi hiç? Dünyanın en güzel kokusudur helal bir dilim ekmek kokusu. Bu huzurun, bu kalp ferahlığının, bu yükten arınmışlığın, bu ilkbaharın kokusudur. İşte bu yüzden fukaralığın acısının ne olduğunu cidden bilen bu milletin yeminidir ki; “ ekmek çarpsın ki...” diye başlatır en çaresiz, en masum tanıklığını. Ekmek Hakkı, Kul Hakkıdır çünkü. Kul Hakkıyla varılmaz Hak Kapısı’na. Bu gençler, “ekmek”ten söz ediyorlar. Üsluplarını beğenmeyebilirsiniz, farklı görüşte olabilirsiniz, belki hayatta asla karşılaşmayacaksınız birisiyle bile… Ama işte, “Ekmek” diyorlar…

Hayatta hiç kelepçe takıldı mı bileklerinize Allah korusun? Ya da önünüz kesilip, kapılar suratınıza kapandı mı hiç? Birisi sizi otobüsten indirdi mi, okuldan attı mı, geçemezsin yasak, giremezsin yasak deyip, göğsünüzden itti mi hiç? Ben söyleyeyim; insan sanki dünyadan düşmüş gibi oluyor…. Örtülüdür diye diyalize alınmayan Medine Bircan Teyzenin hangi hastane kapısında son nefesini verdiğini göstereyim mi size? Böyle üzgün olduğum günlerde, çocuklarımla cennetten konuşurduk, “inşallah cennette kuşlar gibi uçabiliriz anne” derlerdi de, sarılırdım onlara. İnsanlara da tıpkı kuşlar gibi özgürlük yakışır çünkü. Bu gençler, “özgürlük”ten söz ediyorlar. Üsluplarını beğenmeyebilirsiniz, farklı görüşte olabilirsiniz, belki hayatta asla karşılaşmayacaksınız birisiyle bile… Ama işte, “Özgürlük” diyorlar…

Gece herkes uyuduktan sonra, sessizce perdeyi kaldırıp bakın: Allah’ı, Ekmeği, Özgürlüğü düşünün bir dakikalığına. Sizinle hiç karşılaşmamış olabiliriz, ama Allah, sizi bu üç kelimeden hiç ayrı kılmasın

Sibel Eraslan
 
 
Hangisine daha çok güvenirsiniz
 
…..
PROF. Halil Berktay bombanın pimini çekti.
Resmi tarih kavramı çökmüştü.
Şimdi “Resmi özel tarih” kavramı da çatırdıyor.
Ne diyor Prof. Berktay:
“O gün orada (1 Mayıs 1977 Taksim)
ne kanlı bir derin devlet komplosu,
ne de etrafa gizlenmiş keskin nişancılar vardı. Sol kendi iç çatışmasından ve rezilliğinden mağduriyet efsanesi çıkardı.”
Doğru mu, değil mi bilmem.
Nasılsa ortaya çıkar.
Şimdilik konuşana bakıyorum.
Öyle sıradan biri değil. Tarih hocası. Eski militan bir solcu. Yani olayların içinden gelmiş.

Dün baktım, bütün kesin inançlılar, komplo teorisyenleri yaylım ateşine başlamış.
Olur mu diye çığlık atan atana.
Olur kardeşim. Bal gibi olur.
Bu gözler neler gördü. Bu hafıza neleri hatırlıyor.
Bak, sana nasıl olacağını da anlatayım.

1969 yılında Ankara’da Basın Yayın Yüksekokulu’nun bir odasında bir cinayet işlendi.
Mustafa Kuseyri adlı solcu bir öğrenci, o gece öldürüldü.
Ertesi gün gazeteler ve radyolar, solcu genci, ülkücülerin öldürdüğünü duyurdu.
Bir insan, Kuseyri’nin gazeteci amcası Şemsi Kuseyri bu işin peşine düştü.
Sonunda ortaya bambaşka bir gerçek çıktı:
Kuseyri’yi dava arkadaşları, yani solcular öldürmüştü.
Kimine göre kız meselesinden, kimine göre ideolojik meseleden, kimine göre de şakalaşırken, odadaki öteki solcu arkadaşlarından biri tarafından vurulmuştu.
Onu öldüren solcu ekip ve örgütü; ertesi gün hiç utanmadan, “Faşistler öldürdü” deyip 100 bin kişiyi, yüzlerce öğretim üyesini “Kahrolsun faşizm” diye slogan atarak yürüttü.
Genç arkadaş, bil ki, bu ülkede sadece devletin resmi tarihi yoktur. Solcusunun, sağcısının, inançlısının, inançsızının yazdığı resmi özel tarihler de vardır.

Biz işte böyle hurafelerle, komplo teorileri ile büyüdük.
Bu ülkenin neresini kazsanız, ya yerleştirilmiş mühimmat ya da böylesine rezil mağduriyet efsaneleri çıkar.
Herkesin hayatının şu veya bu döneminde, arkasında sipere yattığı pespaye bir komplo teorisi vardır.
İşte dünün mağduriyet efsaneleri konuşulmaya başlandı.
Bugün sıra solcularda. Sağcılarınki de, ülkücülerinki de mutlaka konuşulacak.
Komünizmle mücadele bahanesi altında o rezillikleri yapanların, o ihbarcıların bir bölümü, alınları secdeye değen insanlar değil miydi?

Kimse şüphe etmesin ki, bugün yazılan rezil resmi özel tarihin ipliği de pazara çıkacak.
Bir davada 1500 tane uydurulmuş delil ortaya çıkarılmışsa, buna rağmen insanlar hâlâ süründürülüyorsa, o resmi özel tarihin de arkeolojik kazıları başlar.
Bir bakmışsınız, sıra bavulların gayriresmi tarihine gelmiş…
O bavullardan çıkan cesetleri hayretle görmüşüz

 
Ertuğrul Özkök
 
 
Rezaletten mağduriyete
 
Ve Berktay’ın son cümlesi:
“Sol kendi yaptığı rezaletten bir mağduriyet efsanesi yarattı.”
Berktay’ın sözlerini, ’77 1 Mayıs’ının belgeselini çeken İshak Işıtan da, Yıldıray Oğur‘la yaptığı konuşmada doğruluyor. Ona göre “O gün meydanda 20 bin İGD’li silahlı genç vardı. “Ya tam sustururuz ya kan kustururuz” diye bağırıyorlardı. Maocular da silahlıydı.”
İşte böyle.
Hasan Cemal, 12 Mart 1971 öncesinde bu mağduriyet hissinin nasıl istismar edildiğini anlatırken, boş tabutla cenaze gösterileri yapıldığını nakleder.
Benzeri bir tezgahın PKK çevresindeki oluşumlarda da yaşandığının bin tane örneği vardır.

Derin odaklar olamaz mı?

Son bir not:
Bu işlerin içinde her şeye rağmen derin odaklar bulunamaz mı?
El cevap: Tabii ki bulunur. O örgüt içinde, ötekinin içinde yer alan ajan provokatörler tabii ki bulunur.
Tıpkı PKK içinde bulunanlar gibi.
Hatta örgütü onlar kurmuş olabilir.
Dünyanın her yerinde bu işler böyle kirli ve pis olarak gerçekleşir.
Bakarsınız en tepedeki adam ya da yanındaki istihbarat elemanı çıkıvermiş.
Zaten bu işlerin en dramatik yanı da en idealist duyguların böyle kullanılmalara açık olmasıdır.

 
Ahmet Taşgetiren

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.

23 Nisan’ın Gayri Resmi Tarihi / Mehmet Ö. Alkan

İçindekiler:

L’illustrationdan’dan Seçmeler -Edhem Eldem-
Osmanlı Basınında , Yüz Yıl Önce Bu Ay -Emel Seyhan-
Yok Edilen Çift Dilli Geçmiş: Kozluk Çayı’nın Üzerindeki Meydan Köprüsü -Bülent Genç-
Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Tutuklanmasının Ardından Ragıp Duran’la Basın-İktidar İlişkileri Tarihi Üzerine Söyleşi -Ahmet Akşit – Cansu Kılıçarslan-
Heşt Behişt Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na: Şah İsmail’in, Çaldıran Savaş’ından Sonra Alıkonulan Hazine ve Eşyaları -Vural Genç-
En Doğru Bildiğimizden Kuşkulanmak-5 23 Nisan’ın Gayri Resmî Tarihi -Mehmet Ö. Alkan-
Rus Arşivi Belgelerinde Bitlis İsyanı (1914) -Tibet Abak-.
“Padişah İnsandır Kanun ile Mükellef ve Memurdur Şeriat Budur” İttihatçı Fedâailerin II. Abdülhamid’e Uyarısı -Ayşegün Soysal-
Osmanlı İktisadı ve Sosyal Tarihçiliğinde Bir Emekçi Donald Quataert’in Ardından -Nurşen Gürboğa-
Avrupa Birliği’nin Temelleri ve 1942′de Türk Basınında Geniş Yer Bulan Bir Konuşma Üzerine -Pınar Dost Niyego-
Edirne’nin İlk Sosyalist Gazetesi: Ahali -Metin Tunçay-
Taş Devri Ekonomisi Üzerine Az İş Çok Yemek -Heval Bozbay-
Türkçe
Kuşe — Ciltsiz — 22 x 30 cm
İstanbul, 1. Basım
ISBN : 1300702591
94 s. — 6 TL
Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 23 Nisan’ı çocuklara Atatürk’ün armağan etmediğini belirterek, “1921′den beri kutlanmakta olan ’23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’ ile 1925′ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutladığı 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’nı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak birleştiren 1980′de Kenan Evren oldu” dedi.

Atatürk’ün ölmeden önce ismini ordu ve kale anlamına gelen “Kamal” olarak değiştirmesiyle ilgili yaptığı araştırmasıyla dikkatleri üzerine çeken İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Nisan ayı sayısında “23 Nisan’ın Gayri Resmi Tarihi” başlığını verdiği araştırmasında şunları yazdı:

1981′de armağan edildi
23 Nisan, “Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bayram” olarak geçmektedir. 23 Nisan başlangıçta yalnızca ‘milli bayram’ olarak kabul edilmiştir, çocuk bayramı ile ilgisi yoktur. Bilindiği gibi TBMM 23 Nisan 1920′de açıldı. İlk yıldönümünde, yani 23 Nisan 1921′de açılış günü “milli bayram” olarak kabul edildi. Milli Mücadele’nin ilk bayramıydı, lâkin bayramın adı yoktu, yasa metninde “Milli Bayram” olarak geçiyordu. Üstelik çocuklara da armağan edilmemişti. Aslında 1981 yılına kadar da çocuklara “armağan” edilmeyecekti.

“Kutlamalar meclisin açılışı içindi”
23 Nisan’ın 1921′de bayram olarak kabul edildiği haberinin duyulmasıyla Ankara’da halk tezahürat yapmıştı. Aynı gün 23 Nisan 1922′de Ankara’da yayınlanmakta olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde manşetten şu cümle okunuyordu: “Bu Gün 23 Nisan Türklerin ve Müstakbel Nesiller İçin En Büyük Bayramdır.” Kutlamalar meclisin açılış günü içindi. Adı olmayan bayram için gazetelerde “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” gibi isimlere rastlanıyordu ama “Çocuk Bayramı” diye bir ifade ortada yoktu.

“Bayram Umay’ın armağanı”
23 Nisan’ın çocuklara armağan edenin kuşkusuz Fuat Umay olduğunu söyeleyen Alkan, şöyle devam ediyor: Bu aşamada 23 Nisan gününü çocuklara özel bir gün olarak kim önerdi, sorusunu cevaplamak gerekir. Bu doğru bildiğimiz yanlışlardan biridir ve “Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara bayram olarak armağan etti” şeklinde ifade edilmektedir. Bu doğru değildir. Aslında 23 Nisan’ın bir çocuk günü/ bayramı olarak kabul edilmesini Himae-i Etfal Cemiyeti uzun süre başkanlığını da yapan Kırklareli Milletvekili Fuat Umay’ın önerdiği anlaşılmaktadır.”

Şimdiki 23 Nisan’ın mucidi Evren!“Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara armağan etmedi. 12 Eylül darbesi ertesinde TBMM ortadan kaldırıldığı için TBMM’nin açılış gününü kutlamak sorun haline gelmiştir. Kenan Evren’in talimatıyla celeyle bir yasa çıkartıldı, 1921′den beri kutlanmakta olan “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı” ile 1925′ten beri Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kutlamakta olduğu 23 Nisan “Çocuk Bayramı”nı alelacele “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” halinde birleştirildi. Yasaya eklenen madde ile yalnızca “ana ve ilkokul çocuklarının” kutlaması kararlaştırılmıştır.”

Ayşe HÜR / aykırı tarih

Ali Şükrü Bey ve Topal Osman

Zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran 4+4+4 Kesintili Eğitim Kanunu TBMM’de kabul edildi. Eğitim yılının ortasında, konunun ilgilileriyle tartışılmadan, altyapısı hazırlanmadan, içeriği hakkında kamuoyuna bilgi verilmeden, komisyonlarda yeterince tartışılmadan, dahası usulüne uygun oylanmadan kabul edilen kanunu, Başbakan Erdoğan 28 Şubat’ın son izini tarihin tozlu raflarına göndermek olarak tarif etti. Bense 28 Şubat post-modern darbesi ile hesaplaşmaya çok önem verdiğim halde, son değişikliğin eğitim sistemimizin sorunlarını gidermek bir yana daha da derinleştireceğine inanıyorum. Yer sorunu yüzünden şimdilik, Neşe Düzel’e konuşan İbrahim Betil (5 Mart 2012, Taraf) ve kaynakçada linkini verdiğim Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) raporunu hazırlayanlarla benzer düşündüğümü söylemekle yetineceğim.

 Bu haftanın yazısı, 1923 yılının tam bu günlerinde karanlık bir cinayete kurban giden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey ile onu öldüren Giresunlu Topal Osman’a dair olacak. İlk olarak 2006 yılında Radikal İki’de veBirikim’in internet sitesinde yayımlanan yazılarımda anlattığım bu hikâye, bazılarına göre “CHP ve ona muhalefet edenler” arasında geçer. Bazılarına göre iki şahıs arasında. Bana göre ise “iktidar ve muhalefet” arasında. Çünkü Cumhuriyet tarihimiz gösteriyor ki, zaman değişiyor, iktidarlar değişiyor ama iktidarla muhalefet arasındaki ilişkilerin niteliği pek değişmiyor. 2012 seçimlerinden beri TBMM’ye hâkim olan hava, fena halde
1920’lerin, 1950’lerin, 1970’lerin havasını andırıyor.
***
1884 yılında Trabzon Vakfıkebir’de doğan Ali Şükrü Bey, Bahriye Mektebi’nde okumuş, İngiltere’de deniz hukuku eğitimi görmüş, deniz kurmay binbaşısı iken son Osmanlı Meclisi’ne Trabzon mebusu olarak katılır. Ancak, Meclis’in, 16 Mart 1920’de İtilaf Güçleri tarafından işgal edilip kapatılmasından sonra Ankara’ya geçer. Yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nde Trabzon Milletvekili sıfatıyla vazife alır. Bir süre sonra Mustafa Kemal’e çeşitli nedenlerle muhalefet edenlerden oluşan İkinci Grubun önde gelenlerinden olur.
Kendini yakından tanıyanların ifadesine göre, Ali Şükrü Bey hitabet yeteneği yüksek, kürsüde sözünü sakınmadan konuşan biridir. Dönemin siyaset adamlarından Zamir Bey’e (Damar Arıkoğlu) göre “İyi İngilizce bilir, etine dolgun, uzunca boylu, gözleri miyop, kalın camlı gözlük kullanır, çenesi biraz kısa, hafif elmacık kemikli, sert bakışlı, ifadesi düzgün, iyi konuşan, sözünü dinleten, kendi bildiğinden şaşmayan” biridir. “Hükümet lehine konuşanları dalkavuklukla suçlayan”, “Taassubu hocalardan geri olmayan, kadının serbestîsi şöyle dursun, yüzlerinin açılmasına bile tahammülü olmayan” biridir. Falih Rıfkı Atay da Ali Şükrü Bey’in Meclis’teki muhafazakâr grup içinde “en azılı” olanlardan biri olduğunu söyler. Nitekim 1920 yılında TBMM’nin kabul ettiği Men-i Müskirat (içki yasağı) Kanunu onun işlerindendir.

Tan gazetesi

Dinî konulardaki hassasiyetleri ile dikkati çeken Ali Şükrü Bey 2 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasından sonraki dönemde, her söz alışında Hilafet’i savunmakla kalmaz, Mustafa Kemal’inHakimiyet-i Milliye gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarır, bir de Hilafet’i savunan broşür bastırır. Aynı dönemde başlayan Lozan Barış Görüşmeleri’nde Türk heyetinin başındaki İsmet İnönü’nün hariciyeci olmamasını sert şekilde eleştirdiği gibi, Meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal’in tepesini iyice attırır. Hatta 6 Mart 1923 tarihli oturumda Mustafa Kemal’le birbirlerinin üzerine yürürler. Mustafa Kemal’in bir oldubittiyle bu ilk Meclis’i feshederek seçimlere gitmeye karar verdiği günlerde Ali Şükrü Bey birden ortadan kaybolur.
Son olarak 26/27 mart akşamı, Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de dostlarıyla sohbet edip ve nargile içtikten sonra Mustafa Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman’ın adamlarından Mustafa Kaptan’la kol kola yürürken görülmüştür. Kayboluşunun üçüncü günü kardeşi Şevket Bey, Başbakan Rauf (Orbay) Bey’e başvurur. İkinci Grup üyeleri tarafından Meclis gündemine taşınan konu, vekillerce ateşli biçimde tartışılır, “kaybolan tavuk değildir, bir milletvekilidir! Meclis derhal harekete geçmelidir” çağrısı üzerine Ankara Valisi Abdülkadir Bey’in emriyle tüm polis ve jandarma teşkilatı seferber edilir.
 Papazın Bağı’nda ne oldu?
Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itiraf ettiğine göre, Mustafa Kaptan tarafından, yemek bahanesiyle Topal Osman’ın Saman Pazarı’ndaki evine götürülen Ali Şükrü Bey, burada Topal Osman ve sekiz adamı tarafından kementle boğulmuştur. Mustafa Kaptan cesedin nereye gömüldüğünü söylememiştir ama öğrenildiğine göre Topal Osman, kendisine Mustafa Kemal tarafından verilen Papazın Bağı denen yerdeki evde saklanmaktadır.
Olayın ortaya çıkması üzerine Topal Osman’ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekât planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar. Rauf Bey’in anlattığına göre önce Muhafız Taburu Kumandanı İsmail Hakkı (Tekçe) çağrılmış, Mustafa Kemal bizzat sarmalama harekâtının krokisini hazırlamış, ardından eşi Latife Hanım’la birlikte Çankaya Köşkü’nden ayrılıp, Rauf Bey’in İstasyon’daki dairesine çekilmiştir. Latife Hanım’ın kızkardeşi Vecihi İlmen’e göre ise Topal Osman ve adamları Çankaya Köşkü’nü sarıp da silah atmaya başlayınca, Mustafa Kemal çarşafa bürünüp Latife Hanım’la birlikte köşkten gizlice çıkmıştır. Hangi anlatım doğrudur bilinmez ama alınan tedbir yerindedir, çünkü Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü’ne gidip öfke ile her yeri kırıp dökecektir.
Bunlar olurken, polis ve jandarma cesedin neredeye gömüldüğünü tesbit etmeye çalışmaktadır. 1 nisan günü bir çobanın ihbarıyla Ali Şükrü Bey’in ölüsü Ankara civarındaki Mühye (Mehye) Köyü civarında gömülü olarak bulunur. Ölünün vücudundaki izlerden anlaşıldığına göre Ali Şükrü Bey son nefesine kadar direnmiştir. Öyle ki sıkılmış yumruğunun arasında Topal Osman’ın evindeki sandalyeden kopardığı bir parça bulunmaktadır.
Resmî tarihe göre cesedin bulunmasından sonra, Topal Osman Papazın Bağı’nda kıstırılmış, 1 nisanı (1923) 2 nisana bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilmiş, hastaneye götürülürken yolda ölmüştür. Nedense (bazı kaynaklara göre başı kesilerek) alelacele gömülmüştür. Ancak Meclis Ali Şükrü Bey’in katilinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, başsız ceset mezardan çıkarılmış, Meclis’in kapısında, ayağından darağacına asılmıştır.
 Cinayetin ardında kim var?
Ali Şükrü Bey cinayetinin arkasında kim vardır sorusu o günlerde de, daha sonra da çok kişiyi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuş, Topal Osman’dan “suçlu” diye değil “zanlı” diye bahsetmiştir. Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti 1923 adlı kitabında, olayı değişik ağızlardan derledikten sonra Topal Osman’ın Ali Şükrü Bey’i şahsi husumetinden dolayı öldürdüğünü savunur. Ali Fuat Cebesoy Siyasi Hatıralar adlı eserinde Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın “tepelenmesi” sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. O dönemde TBMM zabıt kâtibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında “Bu çete şehirde nizam ve intizamı, hem de nizamiye askeri kışlasında askerî disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladı. Elbette bu gayrıtabii hâl devam edemezdi. Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in vücudunun ortadan kaldırılması Topal Osman’a havale edildi” der. Mustafa Kemal’e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı Çankayakitabında, “Topal Osman da en sonunda nizamlı ordunun kıta kumanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” der.
 Rıza Nur’un iddiaları
Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Rıza Nur ise Hayat ve Hatıralar kitabında olayın arkaplanını şöyle anlatır: “[Osman Ağa] Beni severdi, bana itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki: ‘Yahu Mecliste birçok vatan haini mebus varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana söylemiyorsun. Meclisi basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok, bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık, şimdi bunlar çıktı.’… Dedim ki bu hainleri sana kim haber verdi? Dedi ki ‘Orasını sorma!’ Hayır, illa söyle dedim ve zorladım. Dedi ki ‘Gazi söyledi!’ İş anlaşıldı. Mustafa Kemal İkinci Gruptan bîzâr (zarar görmüş), çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katlettirecek…”
Rıza Nur’a göre, Topal Osman’ın öldürülmesi emrini bizzat Mustafa Kemal vermiştir. Topal Osman cinayetten sonra Mustafa Kemal tarafından teselli edilmiş, Mustafa Kemal’in evinde saklanmıştır. Yine Rıza Nur’a göre etrafları sarılan Topal Osman ve sekiz adamı mukavemet etmeden Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Bey’e teslim olmuşlar, İsmail Hakkı Bey bu dokuz kişiyi tabanca ile öldürmüştür.
 Olaylı cenaze töreni
Ali Şükrü Bey’in cenaze töreni, hem Birinci ve İkinci Gruplar arasındaki hem de Enver Paşacıların güçlü olduğu Trabzon ile Mustafa Kemal arasındaki eski husumetlerin tazelenmesine vesile olur. Cenazeyi götürmekle görevlendirilen Birinci Grup üyeleri cenazenin Kastamonu üzerinden İnebolu’ya oradan da Trabzon’a götürülmesini uygun bulurken, İkinci Grup’tan Lazistan Mebusu Ziya Hurşit ve arkadaşları ise söz konusu yolun kardan kapalı olmasını bahane ederek önce İstanbul’a oradan Trabzon’a götürülmesini isterler. Mustafa Kemal ise, yolun kapalı olduğunu kabul etmekle birlikte protesto gösterilerine neden olur endişesi ile İstanbul’a götürülmesine karşı çıkar. Sonuçta cenaze İnebolu üzerinden Trabzon’a gönderilir ancak yol boyunca ve Trabzon’da hükümet aleyhine olaylar yaşanır. 4 Nisan 1923’te Barutçuzadelerinİstikbâl gazetesinde eski Trabzon Valisi “Deli” Hamit Bey imzasıyla Mustafa Kemal’i hakarete varan ağır sözlerle eleştiren bir yazı yayımlanınca Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e “Trabzon’da kaynayan bir kazan var. Sen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruğu hak ettiler” diyecektir.
 Trabzon muhalefeti
Topal Osman’ın cesedi Ulus’ta sallanırken, TBMM kendini feshederek seçim kararı almış, ardından geçici seçim kanunu tadil edilmiş, 15 nisanda 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na alelacele bir ek yapılarak “TBMM hükümetlerinin kararlarına muhalefet etmek ve Saltanat’ı geri getirmeye çalışmak vatana ihanet suçu” olarak tanımlandıktan sonra Meclis kapanmış ve seçim ortamına girilmiştir.
Mustafa Kemal’in otoriter tavrını halk nezdinde teşhir etmek için seçimleri fırsat olarak gören İkinci Grubun, artık ağzından çıkacak her cümle “vatana ihanet” tanımı içine sokulabilecektir. Yine de Rize ve Gümüşhane livalarını da içine alan Trabzon Vilayeti’nde Mustafa Kemal’in ekibi aleyhine büyük bir çalışma başlar. Bazı Trabzonlular muhalefetin dozunu öyle arttırırlar ki, Mustafa Kemal’in fotoğrafları yırtılır, Latife Hanım ile Mustafa Kemal birlikte filmlerde göründüğünde ıslık çalınır.
Mayıs ayında İttihatçıların eski Maarif Nazırı Şükrü Bey Trabzon’a vali olarak atanarak durum tamamen kontrol altına alınır. Barutçuzade Faik Bey ve Hamit Beyler nedamet getirince affolunurlar. Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey’in adaylığı kabul edilmeyerek Meclis dışında kalması sağlanır, yerine ağabeyi Faik (Günday) Bey seçilir. Böylece Milli Mücadele’nin başından beri Ankara’yı meşgul eden “Trabzon Meselesi” sona ermiş olur. 11 Ağustos 1923’te açılan İkinci Meclis’e muhaliflerden sadece Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey bağımsız olarak girebilmiştir. Muhalefetsiz Meclis Lozan Barış Antlaşması’nı imzalar (yine de 14 kişi ret oyu verir), ardından Ankara başkent yapılır ve Cumhuriyet ilan edilir. Artık yeni bir döneme girilmiştir. Ama iktidar-muhalefet ilişkilerinde yeni bir şey yoktur…
***
 Topal Osman kimdir?
Teşkilat-ı Mahsusa’dan Arif Cemil’e bakılırsa, Topal Osman’ın tarih sahnesine ilk çıkışı 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Giresun’dan topladığı 100 kişilik çeteyle Trabzon hapishanesinin kapısını açtırıp 150 mahkûmu çetesine ilave etmesiyledir. Kendi ifadesine göre 1. Balkan Harbi’nde yaralanarak topal kalmıştır. Topal Osman’ın gönüllüleri Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı olarak Artvin yöresindeki Ermeni tehcirinde görev (!) yaparlar. Nisan 1916’da Borçka’da Ruslara karşı savaşan Türk ordusuna katılan Topal Osman, orduda olduğunu unutup kabadayılığa devam etmekle kalmayıp, sıcak çarpışmaları görünce kaçma emareleri gösterince, komutanı kendisini affetmez ve 50 değnekle cezalandırır. Değnekler, kahramanımızın alelacele çürük raporu alıp memleketine geri dönmesine yeter de artar bile. Topal Osman bir süre sonra Giresun-Samsun havalisinde ortaya çıkar. Bölge uzun süredir bağımsız Pontus Devleti’ni kurmayı hedefleyen Rum çeteleri ile uğraşmaktadır.
 1915 suçlularından
İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk anılarında, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a gelir gelmez Havza’da Osman Ağa ile görüştüğünü anlatır. Hâlbuki bu sırada Topal Osman İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktadır. Anlaşılan bu alandaki maharetlerinden Rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuştur ki, 8 Temmuz 1919’da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılır. Topal Osman, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin Giresun Şube Başkanı olur ardından 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal’e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yapar.
 Vapur kazanlarında yakılanlar
Dönemin tanıklarından Hasan İzzettin Dinamo’ya göre Mustafa Kemal “Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmıştır. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşekarısı gibi boğulacak” demiştir.
Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler.
Ancak Topal Osman’ın bu “milli” gayretleri, sadece gayrımüslimleri değil, bölgenin Müslüman/Türk eşrafını da mağdur eder. Örneğin 3. Fırka Komutanı Rüştü Bey, 1920 yılının ağustos ayında TBMM’ye gönderdiği mektupta, Osman Ağa’nın eşkıyalığından, taşkınlığından şikâyet eder. Mustafa Kemal’den gelen cevabi telgrafta adeta “şikâyetlere kulak asma, devam et” denmektedir.
Şikâyetlere kulak veren yok
1921’de bu sefer Lazistan (Rize) Mebusu Osman Bey Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir. Rüştü Bey’in durumu yeterince anlatamadığını düşündüğünden olacak, ayrıntılara girer: “Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun’da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor. Şimdi eşkıyalığını Trabzon Limanı içinde yapmaya başlıyor ki (…) bu halin devamı pek çok çirkin olaya sebebiyet verecektir.”
Ancak, bu mektup da işe yaramaz.
Aynı tarihlerde hazırlanan resmî bir raporda ise, daha vahim bir iddia vardır: Topal Osman, Samsun havalisinde 900 kişiyi bir mağaraya koyup öldürmüştür. Ama Topal Osman’ın işlediği suçlar, hakkında adeta bir referans mektubu işlevi görür. Ağamız bir ay sonra TBMM tarafından Mustafa Kemal’in muhafızlığını yapmak üzere Ankara’ya davet edilir. Topal Osman yolda da boş durmaz ve Çorum-Alaca civarında evlere tecavüz eder, bazı hayvan ve malları gasp eder.
Mart 1921’de patlak veren Koçgiri Kürt isyanını bastırmak üzere bölgeye gönderilen Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki orduya katılan Topal Osman’ın 47. Alayı öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya göndermiştir. Koçgiri’den Sakarya Meydan Savaşı’na katılmak üzere yola çıktığında son bir hamle yapar ve Merzifon’un Rum ve Ermeni ahalisini katleder. Topal Osman Sakarya’da savaştıktan sonra sağ salim geri döner.
 Efsanenin dirilişi
Bu tarihten sonra Topal Osman Ağa, Ankara’da en üst makamların koruması altında iktidarın tadını çıkarmaya başlar ama saltanatı Ali Şükrü Bey cinayeti ile sona erer. Peki, Topal Osman efsanesinin sonu gelmiş midir? Hayır, gelmemiştir. 1925’te bizzat Mustafa Kemal’in emri ile Topal Osman’ın naşı Giresun Kalesi’nde ilk gömüldüğü yerden alınıp, yine kale içindeki anıtmezara nakledilir. Bu nakil olayı, Giresunluların, “Topal Osman’ın ölümüyle Mustafa Kemal’in ilgisinin olmadığına” yürekten inanmalarını sağlamıştır. Bu tarihten sonra Trabzonlular Ali Şükrü Bey’i “demokrasi şehidi” olarak yüceltirken, Giresunlular da Osman Ağa’yı adeta kutsal bir figüre dönüştürmüşlerdir.
12 Eylül darbesinin ardından 1981’de Giresun mülki yöneticileri kendisini kahraman ilan etmek için Türk Tarih Kurumu’ndan görüş alırlar ama gelen cevap olumsuzdur. Ama 1983’te Kenan Evren şehri ziyareti sırasında Topal Osman’dan övgüyle söz eder. 1987’den itibaren yerel yöneticiler 2 nisanda Topal Osman’ı anmaya başlarlar. Yıllar sonra Susurluk Skandalı’nın başkahramanlarından şimdi Ergenekon sanığı olarak Silivri’de hapiste olan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Giresun’da Jandarma Bölge Komutanlığı yaptığı sırada, “Topal Osman Ağa’nın hayatından pek etkilendiği için” adına bir heykel yaptırmaya karar verir. İstanbul’da yaptırdığı heykel, 2001 yılında dikilmesi için Giresun’a gönderilir ama dönemin belediye başkanı, 22. Dönem CHP Milletvekili ve iki dönem Giresun Belediye Başkanı Mehmet Işık’ın talimatıyla, depoya kaldırılır. 2002’de heykel konusunda mülki idare, İçişleri ve Genelkurmay arasında bir dizi yazışma yapıldığı haberleri basına sızar. Aynı yıl, Giresun Kalesi’ndeki anıtın eski Türkçe yazılı kitabesi üzerindeki metinde Topal Osman’ın “Pontus’çuların imhasındaki hizmetlerini” öven cümleleri “milli güvenlik siyaseti” açısından sakıncalı bulunur ve yerine “milli güvenlik siyasetine uygun” Latin harfli yeni plaket konulur. Giresun’un milliyetçileri bu gelgitlere bir türlü anlam veremezler ve celallenirler. Bu celallenme hâlâ sürüyor. Ne zaman Topal Osman’dan söz açsam, mutlaka Giresun’dan tehdit mektupları alırım. Bakalım bu sefer de alacak mıyım?


Özet Kaynakça:

 Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, Tan Matbaası, 1961, Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım-2, Emre Yayınları, 1993; Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti 1923, Başnur Matbaası, 1971; Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 3. Cilt, Yayınlayan: Heidi Schmit, Altındağ Yayınları, 1967; Ahmet Demirel, Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, İletişim, Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Etik Yayınları, 1992; İpek Çalışlar,Latife Hanım, Doğan Kitap, 2006; ERG Raporu için.bkz.:
Ayşe HÜR

Atatürk’ün vasiyeti nerede?

bu blogun yazarı,vasiyet konusunda hilafet’le ilgili düşünce sahiplerine katılmaktadır.04.03.1924 tarihinde çıkarılan 431 sayılı kanunla hilafet lağvedilmiş, manevi varlığı TBMM’nin hükmi şahsiyetinde mündemiç olarak Tarihe tevdi edilmiştir.sultan ve halife aynı kişide toplanmış olmasına rağmen saltanat 22′de,hilafet 24′te kaldırılmıştır.dinle ,özelde islam diniyle ciddi sıkıntıları olan kurucu elitin,hilafeti kaldırmak için 2 yıl beklemesi,hilafetin kaldırılmasının lozan görüşmelerinde antlaşma şartı olarak hilafetin kaldırılmasını dayatan batılı ülkelerin isteğiyle gerçekleştiğini savunanların tezini güçlendirmektedir kanımca.şartların olgunlaşması beklenmiş olamazmı diyenlere ise,şartların olgunlaşmasını beklemeden,şapka giymedikleri için topa tutulan rize’nin”atma hamidiye atma,şapkada giyeceguuk,vergide vereceguuk” feryatlarını anımsatmak isterim
peki kaldırılmış olmasa,tekrar ihya edilse ne olur günümüzde.
bana soracak olursanız bir halt olmaz.çünkü müslümanların halkıyla ve yöneticileriyle topyekün,islam dışında öncelikleri var.adına reel politik deniyor,böyle denince akan sular duruyor.mesela filistin’e yüklü bir yardım yapılması oylansa,her ay şu kadar mesela dense,sultanahmet’i kaç intifada gönüllüsü doldurur.kaldıki van depreminde yapılan yardımlar için”verilmesin boylarının ölçüsünü alsınlar diyenlerin müslüman coğrafyası buralar.araplar mı?mısır olmasa nice olursu israil’in hali.neyse haber aşağıda efendim,okuyalım
Eski savcı Sacit Kayasu, Atatürk’ün ölümünün 50. yılında açıklanmak üzere bıraktığı vasiyetin Kenan Evren tarafından yok edildiğini iddia etti.Araştırmacı Mehmet Perinçek ise vasiyetin Genelkurmay Harp Dairesi’nde olduğunu iddia ediyor
28 Kasım 1938’de yani Atatürk’ün ölümünden 18 gün sonra ikindi vakti saat 15’te Ankara 3. Sulh Hukuk TRK Mahkemesinde açılan bu vasiyetten çıkan iki tane zarf var. Biri herkes tarafından bilinen 6 maddelik vasiyet diğeri ise 50 yıl sonra açılsın diye Ankara/Ulus’taki Ziraat Bankası kasalarına anahtar uydurulur diye tedbiren kaynakla kapatılan vasiyet!…Vasiyetin 1988 yılında açılması gerekiyordu. Dönemin devlet Başkanı Kenan Evren’in vasiyeti açtığı ve “Türkiye bunlara hazır değil” dediği ifade ediliyor.
Ancak, Sacit Kayasu, vasiyetin 1988 yılında açıklanması gerektiğini ancak bunun Evren tarafından engellendiğini belirtti: “Bu vasiyeti Evren sakladı, yok etti. Ölümünden 50 sene sonra açıklanacak olan vasiyet, Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde saklanıyordu. Evren önce böyle bir şey yok dedi. Sonra fasa fiso dedi. Daha sonra da ‘açıklanırsa çok tehlikelidir’ dedi. 24 yıl geçti üzerinden hâlâ açıklanmadı. Atatürk’e hiç mi değer vermiyorsunuz.” diye sordu.Araştırmacı Mehmet Perinçek ise 2007 yılında vasiyetin nerede olduğunu açıklamıştı: “Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde saklanmıştı. 1988’de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk’ün vasiyetini açmış, ancak ‘açıklanmasını sakıncalı görüp’ gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi’ne geri göndermişti.Mehmet Perinçek’in de incelediği çeşitli kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Atatürk tarafından doğrudan Fevzi Çakmak’a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. Yakın arkadaşlarına göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak Celal Bayar’ın İnönü’yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.Vasiyette hilafet mi vardı?Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Altındal, “Kenan Evren ve dönemin başbakanı Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere ’toplumun henüz hazır olmadığını’ öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler” dedi.1988’de Atatürk’ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık (yani 2013te yeniden açılacak) yeni bir yasak konulduğunu da iddia eden Altındal, “Atatürk, hilafetin kişi bazında değil, bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini düşünüyordu. Bu vasiyeti 1958’de Adnan Menderes de öğrendi ve ’Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz’ cümlesini bu nedenle söyledi.”AİHM başvuruyu kabul ettiAtatürk’ün gizli vasiyetinin açıklanması için beklenen süre dolup da kimseden ses çıkmayınca bu kez konu mahkemeye taşındı. Vatandaş Meriç Tumluer’in 2005’te Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne verdiği dilekçe Atatürk’ün gizli vasiyeti iddiasını mahkeme gündemine getirdi. Aralarında 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in yanı sıra eski miletvekili Emin Şirin ve Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal’ın da bulunduğu isimler tanık olarak gösterilmişti. Hakim 2005’te “Davacıların iddia ettiği gibi bir vasiyetnamenin varlığı sübuta ermediği” gerekçesiyle davacıların talep ve davasının reddine karar verdi.Türkiye’deki iç hukuk yolları tükenince bu kez gözler AİHM’e çevrildi. Tumluer son çare olarak Strasburg’daki AİHM’e 19 Nisan 2007’de, 40 sayfadan oluşan dilekçeyle başvurdu. 31 Mayıs’ta ise Strasburg’dan yanıt geldi. 17820/07 dosya numaralı başvuruyla ilgili şöyle denildi: “Başvurunuz alınmıştır. Mahkemenin kararı hakkında ileride size bilgi verilecektir.”

>böyle EVET’e de HAYIR

>

İftar Çadırları Karın Doyursun, Rekor Değil!
İftar çadırlarında rekor denemeleri, “Evet” broşürleri kol gezerken nasıl nefret edilmez ki herkesten?
Görgüsüz olmak ve İslam olmak arasında elbette bir ilişki kurmak imkansız. Çünkü görgüsüzlük cahiliyedir ve İslam ile alakası yoktur. Buna dayanarak az sonra söyleceklerimizi belediyelerin dikkate alacaklarını sanıyoruz. Çünkü en doğru sözleri söylemek zor ve meşakkatli olsa da söylememek daha zor ve daha meşakkatlidir.
Her devir kendi günahkarlarını oluşturur. Her devir kendi iyilerini, kötülerini ve farkına varamayanlarını da. Dünyanın sonuna gelmişken daha fazla kötü, daha fazla farkına varamayan olacaktır ama daha az iyi olması bu rekabette ziyan olanın iyiler olacağı da aşikardır.
Çünkü zamanın birinci görevi bu tip insanlara asli vazifelerini yerine getirtmektir.
Lale Devri’nde ortalığa savrulan kese kese altına hücum eden yeniçerilerin çocukları iseniz, padişahlık da yeniçerilik de sizindir, size ait. Çünkü genler böyledir. Nesilden nesile geçer.
Belediyelerin İstanbul’da şatafatla, binbir gösterişler düzenledikleri iftar törenleri maalesef kimseye yakışan bir hareket değil.
Hele “10.000 kişi oldu, sizinki kaç? 40.000 kişi toplandık sizi geçtik…” türünden faşist düşünceler insana dair hisler değil. İslam’a ait hisler de değil.
Bunları alkışlamak ve kameraları oralara hazine bulmuş gibi gönderen televizyon ve gazete yöneticilerine birşey demek de anlamsız. Bu kadar büyük incelikleri beklemek aptallık olur. Evet olur.
İftar üzerinden dünya çapında rekor kırma denemesi yapmanın ne günahı, ne sıkıntısı olabilir diyecekleri malum da anlamalarını sağlayacak bir taş atmanın vakti sanırız.
Başkalarının yoksulluğundan zengine dokunmak da çok ahlaklı değil aslında. Ama insanların elektrik faturalarından hurma almak ve gösteriş yapmak ise hiç ahlaklı değil.
Belediyelerin asli görevleri arasında sosyal etkinlikler elbette vardır. Buna bir itirazımız yok. Yoksulu doyurmak ve ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamak gayet yerinde tavırlar. Ama iftardan rekor denemesi yapmak Allah aşkına hangi hizmet birimine giriyor?
Daha da kötüsü şu ki: Karınlarını doyurdukları ve rekor kırdıkları akşamlarda gelenlere “EVET” broşürleri dağıtmak İslam’ın hangi renginde, hangi aşamasında, hukukunda yer alıyor?
Başkaları yaptığında demediğini bırakmayan dinleri çok ama akılları ve vicdanları az olanlar ise maalesef buna aldıkları reklamlar kadar susuyorlar.

araçların amaçlaşması şirke giden yolun mola yeridir

>Sayın Yargıtay, ne iş?

>Bugün 30 Ağustos… 23 Ağustos-12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Savaşı Yunan ordularını gerilemek zorunda bıraktı. Bu uzun zamandır Türk ordularının elde ettiği ilk başarıydı…

Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra Yunanlılar İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla Türk toprakları Yunan işgalinden temizlenmiş oldu.

Yunan işgalinden kurtulduk ama bu zaferin 89. yıldönümünde yurt içindeki “çetelerin” işgalinden hala kurtulamadık…
***
“Yüksekova çetesi, Hüseyin Oğuz ve JİTEM bünyesinde faaliyet gösteren PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’in 1996 yılında Diyarbakır DGM savcısına verdiği ifadelerle deşifre oldu.
Verilen ifadelere göre bölgede PKK adı altında para toplama faaliyetleri yürütülüyor, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda şahsi çıkar karşılığında kanunsuz uygulamalar yapılıyor, bölgenin ileri gelen aile mensupları kaçırılarak fidye isteniyordu.
Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik olarak kaçakçılık yapılıyor ve tüm bu faaliyetler bizzat eski Yüksekova Tugay Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve eski Dağ Komando Tabur Komutanı M. Emin Yurdakul’un bilgisi dâhilinde cereyan ediyordu.
Tutuklamaların ardından Diyarbakır DGM’de açılan dava 22 Mart 2001’de sonuçlandı. Mahkeme, Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul’u çete kurmak, gasp ve bombalamaya azmettirmekten 25 yıl hapse mahkûm etti.
Diğer sanıklara da çeşitli cezalar verildi.”
***
Ancak…
“Yargıtay 6. Ceza Dairesi, 2002’de yerel mahkemenin kararını, ‘eksik soruşturma’ gerekçesiyle bozdu.
Bunun üzerine dava bu kez Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.
Kasım 2003’te verilen kararda yine mahkûmiyet çıktı.
Bu karar da Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nce yine aynı gerekçeyle bozuldu.
Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada 18 Kasım 2005 tarihinde bu kez ‘çete kurma ve üye olma’ suçlamasına herhangi atıf yapılmadan beraat kararı verildi.
Mahkûmiyet kararlarını bozan Yargıtay 6. Ceza Dairesi beraat kararını ise anında onadı.
28 Kasım 2007 tarihinde aldığı kararla zamanaşımı süresinin dolmasına daha 3 yıl olmasına rağmen davayı düşürdü.
Üstelik bu karar, mağdur taraflara da iletilmedi.”
***
1990’ların başından itibaren 16 kişinin öldürülmesi, uyuşturucu kaçakçılığı, haraç toplama gibi çok sayıda yasadışı olayla suçlanan “çete” gözlerimizin önünde firar etti…
Yüksekova çetesinin yargı önüne çıkmasını sağlayan Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz, verdiği tüm mücadeleye rağmen konunun bugün üstünün örtülmesi ile ikinci kez hüsrana uğradığını belirtiyor.
“‘Bir kez daha mağdur edildim’ diyen Oğuz Yüksekova davası ile ilgili çok önemli başka bilgilere de dikkat çekiyor.
Davanın daha çok faili meçhullerle ilgili gündeme geldiğini söyleyen Oğuz, konunun asıl unsurlarından birinin PKK-JİTEM ekseninde gelişen uyuşturucu ticareti olduğunu kaydediyor.
Yapılan sevkiyatın bir ucunda PKK, diğerinde köy korucuları ve JİTEM üyeleri olduğunu kaydeden Oğuz, bu davada asıl bu skandalın üstünün örtüldüğünü savunuyor.
Oğuz, ‘12 yıl çobanlık yaptım ailemin geçimini temin etmek için. Ama maalesef işin üstünü örttüler’ diyor.”
***
30 Ağustos Zafer Bayramı’nız kutlu olsun…

Mehmet Altan

Derin yargı ile BDP’nin şok ses kaydı

Daha önce de Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’i kurtarma planları deşifre olan Yargıtay üyeleri ile ilgili şok bir ses kaydı daha internete düştü.


dailymotion.com’da yayına konulan “BDP BİZE LAZIM, PKK İLE İŞBİRLİĞİ ÇALIŞMALARI” başlıklı ses kaydı videosundaki kişiler, eğer gerçekten iddia edilen Yargıtay üyeleri ise vah ki vah bu ülkenin haline.


Ses kayıtlarında ana gündem referandum. BDP’nin referandumu boykot kararını aralarında geçen görüşmeler neticesinde aldığı konuşuluyor. BDP’nin öneminden bahsediliyor. BDP’nin Kürtlerin yobaz bölümü olmadığı, yöneticilerinin solcu olduğu, CHP’ye çok yakın olduğu, referandum sürecinde CHP’nin BDP’nin elinden tutması gerektiği konuşuluyor.


Konuşmalarda teröristbaşı Öcalan’la ilgili de şok ifadeler sarf ediliyor. “Öcalan’a bu süreçte çok ihtiyaç var” deniliyor. Referandumda “evet”in fazla çıkması halinde işlerinin biteceği konuşuluyor. Ve daha neler neler…


3 BÖLÜM’den oluşan ses kayıtlarındaki kişilerin Yargıtay Üyeleri Hamdi Yaver Aktan(8. Ceza Dairesi), Yusuf Uluç (8. Hukuk Dairesi Başkanı) ve Fatih Arkan (10. Hukuk Dairesi” olduğu ileri sürülüyor.


İŞTE O ŞOK SES KAYITLARININ DÖKÜMLERİ


BÖLÜM 1


ERZİNCAN İÇİN MÜCADELE


Hamdi Yaver AKTAN (HYA): Dün Erzincan’la ilgili burası ayın 20′sine doğru duruşma verecekti, sonra biz de hukuki yollarını öğrettik, fakat dün bi basına bir sızma yaptı! Bu bizim milletin ağzı durmuyor. Yani her şeyi ben yaptım diyecekler ya bu bizim . Ulan bu işi iki aydan beri biz oradayız. Ses çıkarmıyoruz hiç yok. Dün bastılar yazdılar tabi. Turgut Kazan geldi şunlarla görüştü falan; “görüştüğü iddia ediliyor”, tazminat yememek için. Bugün de ürktü. Dosyaları istemiş hepsini ama mayıs ayının bilmem neresine koymuş.


Yusuf ULUÇ (YU): Çok geç atmışlar ya.


HYA: Korktular. Ersan (ÜLKER) tamam da öbürleri korktu.


YU: 11′deydi dimi


HYA: Yolda gösteriyo. Ulan hangi hakim. Bi kere üst mahkemesin. Dosyayı fiziken iste, birleştir. Esasını kapat diye yazı yazarsın.


YU: Bitti, bu kadar!


ÜÇÜNÜZ YARIŞACAKSINIZ


HYA: Bitti. Ondan Sonra da oyala oyala oyala. Birinci başkanlığa adaysın dedim. Kadir (ÖZBEK) de aday, Abdurrahman (YALÇINKAYA) da aday. Üçünüz yarışacaksınız. Üçünüzün yapacakları işe bakarım dedim ben. Bunu yaparsan. Şu anda Kadir önde. Bu dengeleyebilirdi.


YU: Fakat bok etti.


HYA: Ya korkudan. Açık söyleyeyim ben. Ben dedim böyle hatır gönül yok kardeşim. Üçünüz aynısınız. Abdurrahman bey zaten iyice çekilmiş sinmiş.




BDP BİZE LAZIM. PKK ile İŞBİRLİĞİ ÇALIŞMALARI
Yükleyen rustuturgut. – Dünyanın her yerinden videolar.
http://www.dailymotion.com/swf/video/xemdka?additionalInfos=0
BDP BÄ°ZE LAZIM. PKK ile Ä°Å�BÄ°RLÄ°Ä�Ä° ÇALIÅ�MALARI
Yükleyen rustuturgut. – Dünyanın her yerinden videolar.
Gündem Son Dakika – 15:30


Derin yargı ile BDP’nin şok ses kaydı internette


Daha önce de Ergenekon sanığı İlhan Cihaner’i kurtarma planları deşifre olan Yargıtay üyeleri ile ilgili şok bir ses kaydı daha internete düştü.


dailymotion.com’da yayına konulan “BDP BİZE LAZIM, PKK İLE İŞBİRLİĞİ ÇALIŞMALARI” başlıklı ses kaydı videosundaki kişiler, eğer gerçekten iddia edilen Yargıtay üyeleri ise vah ki vah bu ülkenin haline.


Ses kayıtlarında ana gündem referandum. BDP’nin referandumu boykot kararını aralarında geçen görüşmeler neticesinde aldığı konuşuluyor. BDP’nin öneminden bahsediliyor. BDP’nin Kürtlerin yobaz bölümü olmadığı, yöneticilerinin solcu olduğu, CHP’ye çok yakın olduğu, referandum sürecinde CHP’nin BDP’nin elinden tutması gerektiği konuşuluyor.


Konuşmalarda teröristbaşı Öcalan’la ilgili de şok ifadeler sarf ediliyor. “Öcalan’a bu süreçte çok ihtiyaç var” deniliyor. Referandumda “evet”in fazla çıkması halinde işlerinin biteceği konuşuluyor. Ve daha neler neler…


3 BÖLÜM’den oluşan ses kayıtlarındaki kişilerin Yargıtay Üyeleri Hamdi Yaver Aktan(8. Ceza Dairesi), Yusuf Uluç (8. Hukuk Dairesi Başkanı) ve Fatih Arkan (10. Hukuk Dairesi” olduğu ileri sürülüyor.


İŞTE O ŞOK SES KAYITLARININ DÖKÜMLERİ


BÖLÜM 1


ERZİNCAN İÇİN MÜCADELE


Hamdi Yaver AKTAN (HYA): Dün Erzincan’la ilgili burası ayın 20′sine doğru duruşma verecekti, sonra biz de hukuki yollarını öğrettik, fakat dün bi basına bir sızma yaptı! Bu bizim milletin ağzı durmuyor. Yani her şeyi ben yaptım diyecekler ya bu bizim . Ulan bu işi iki aydan beri biz oradayız. Ses çıkarmıyoruz hiç yok. Dün bastılar yazdılar tabi. Turgut Kazan geldi şunlarla görüştü falan; “görüştüğü iddia ediliyor”, tazminat yememek için. Bugün de ürktü. Dosyaları istemiş hepsini ama mayıs ayının bilmem neresine koymuş.


Yusuf ULUÇ (YU): Çok geç atmışlar ya.


HYA: Korktular. Ersan (ÜLKER) tamam da öbürleri korktu.


YU: 11′deydi dimi


HYA: Yolda gösteriyo. Ulan hangi hakim. Bi kere üst mahkemesin. Dosyayı fiziken iste, birleştir. Esasını kapat diye yazı yazarsın.


YU: Bitti, bu kadar!


ÜÇÜNÜZ YARIŞACAKSINIZ


HYA: Bitti. Ondan Sonra da oyala oyala oyala. Birinci başkanlığa adaysın dedim. Kadir (ÖZBEK) de aday, Abdurrahman (YALÇINKAYA) da aday. Üçünüz yarışacaksınız. Üçünüzün yapacakları işe bakarım dedim ben. Bunu yaparsan. Şu anda Kadir önde. Bu dengeleyebilirdi.


YU: Fakat bok etti.


HYA: Ya korkudan. Açık söyleyeyim ben. Ben dedim böyle hatır gönül yok kardeşim. Üçünüz aynısınız. Abdurrahman bey zaten iyice çekilmiş sinmiş.


BÖLÜM 2


CHP-BDP İTTİFAKI


AKIL ALMAZ İTİRAFLAR


YU: Deniz Baykal geç kaldı, inandırıcılığını, güvenilirliğini fazla şey yapacağını sanmıyorum; sağlayacağını. Zamanında halkı (?) yalnız bıraktı.


HYA: Şimdi bu, BDP var ya, bu parti son derece önemli. Bunu geçende Turgut Kazan’la konuşuyoruz. Demirtaş’la görüştü: “Ulan KCK falan diye canınıza okuyacaklar”. Ondan sonra açıklama yaptılar “Biz yargıyı siyasallaştıracak şeyde yokuz” dediler.


HYA: Şimdi burada; Bir: Yüksek Seçim Kurulu bu bir seçim kanunudur..


CHP’NİN BDP’NİN ELİNDEN TUTMASI LAZIM


YU: Ben sana bişey söyleyeyim mi aslında BDP’nin elinden CHP’nin tutması lazım.


HYA: Tabi yaa.


YU: Yanına çekmesi lazım. Artık bunun şeyi yok yani. Korkulmasına da gerek yok.


HYA: Eski, milletvekilleri …


YU: Ve bunların % 99,9′u CHP yanlısı sosyal demokrat insanlar.


HYA: Tabi


YU:Yani Kürtlerin şeyi değil, Kürtlerin yobaz kesimi değil yani


HYA: Dedik ya CHP milletvekillerine. Yav…


YU: Zorla bunların şeyine iterlerse kötü olur.


HYA: Röportajda bunları Leyla (Cumhuriyet Gazetesi muhabiri) hanıma söyledim, bunları yazmayın, kapat. Biz aynı görüşteyiz. Dedim niye terk ediyorsunuz. Bizim yapmamız lazım bu işleri.


BDP’Yİ KUCAKLAMALARI LAZIM


YU: Yani kucaklamaları lazım yani. Şu veya bu şekilde.


HYA: Turgut beye dedim sen görüşüyorsun. Bunlarla görüştü, gurupta falan gitti. Dedim bunu şey yapın. Referandum reddedilirse bu sayede reddedilir. Başka türlü olmaz dedim. Bu çok önemli dedim. Bundan geriye adım atılmaz.


YU: Evet, evet… Birlik beraberliği sağlamak zorunda.


MUVAZZAFLAR DA SÖYLEDİM BDP BİZE LAZIM


HYA: Geçen muhaliflerle yemekteydim, muvazzaflar da vardı. Bir de sivilden bir kişi daha vardı. Onlara söyledim. Mümkün değil dedim yani. Bundan geri adım atamazsın. Öyleyse adama niye yaptırıyorsun ki


YU: Eee işte bitti yani.


HYA: Buna ihtiyacımız var dedim yani. Başka türlü bu iş aşılmaz. Aksi halde tamamen teslim alır.


YU: Evet, teslim alır.


HYA: Şimdi, tabi burada hukuki süreçte de iyi şey yapmak lazım. Bir: Yüksek Seçim Kurulu: Bu referandum yasasını iki aya indirin; bu bir seçim kanunudur, seçim kanununu bir seneden önce uygulamam. Ben dört ay uygularım.


YU: Onu orası yapacak artık. Zaten ondan korkuyorlar.


HYA: Ben dört ay uygularım bunu diyecek. Bu bir. Kanun yayınlandı mı Anayasa Mahkemesine gideceğim. Dört ayda yürütmeyi durdurma verir. Vermezse seçimlerden sonra; Sabih Bey diyor ama seçimlerden sonra yapı derhal değişiyor, geçici maddeyle, iptal ettiremezsin.


YU: Değişir, değişir.


HYA: O yüzden kötü olur.


BÖLÜM 3


…VE PKK İLE İŞBİRLİĞİ


Fatih ARKAN (FA): Kurul, Kurulun (HSYK) bundan sonra bir şey yapabilme şansı çok yok.


Hamdi Yaver AKTAN (HYA): Bitti artık.


FA: Çok küçük. Son son


HYA: Bunları referandumda yeneceksin.


FA: Referanduma da çok güvenme abi, bu halk…


ÖCALAN’A ÇOK İHTİYAÇ VAR


HYA: Yok canım ben de güvenmiyorum. Kürtleri gözden geçirmek lazım, Kürtlere ihtiyaç var.


FA: Eeee, çok çabuk.


HYA: Abdullah Öcalan’a ÇOK İHTİYAÇ VAR ŞİMDİ.


FA: Çok çabuk işbirliği içine giriyorlar ama. Sağolun pek…


TAM BİR KAOS OLSUN, BU KAOSTAN BEN YARARLANIRIM


HYA: Şimdi bak, Kürtler, istediklerini almak için diretecekler. Ulan batıyorlar ya, anayasaya, tam bir kaos olsun, bu kaostan ben yararlanırım.


FA: Yani sonunda eee, Cumhuriyetin içine gireceği her kaos


EVET DEDİĞİ ANDA GİDİYOR BU İŞ


HYA: Turgut Beye (İlhan Cihaner’in avukatı Turgut Kazan) dedik ki ya, Demirtaş’la (BDP eşbaşkanı) görüştü, onlar da bir iki açıklama yaptı. Ben birkaç yerde de söyledim, askerlere de söyledim; bunlara ihtiyacımız var. Yani, evet dediği anda gidiyor bu iş.