‘Korkunç’ İvan ve ‘Muhteşem’ Süleyman’dan bugüne

Suriye konusunda sürekli ‘önümüzü kestiği için’ kızgın olduğumuz (!) Ruslar, 10. yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Slav boyu. Ruslar ilk siyasi örgütlenmelerini ‘knezlik’ (prenslik) şeklinde yapmışlardı. 10. yüzyılda Kiev Knezi Svyatoslav ile başlayan Kafkaslarda yayılma harekatı, 1226’da Cengiz Han’ın ordularının Güney Rusya’ya saldırarak merkezi Volga nehri üzerindeki Saray şehri olan Altınordu (ya da Altın Orda) Devleti’ni kurmasıyla durdu. Cengiz Han’ın soyundan gelen ‘Aksak’ Timur 1395’te Altınordu Devleti’ni yıkınca, bölgede uzun süren bir dağınıklık dönemi yaşandı. Sonunda bölgedeki hanlıklar, 1547’de ‘Knez’ unvanını terk ederek ‘Çar’ unvanıyla taç giyen IV. İvan’a sığınmak zorunda kaldı.
Tarihe ‘Korkunç’ unvanıyla geçen İvan’ın kuvvetleri Kafkaslar’da ilerlerken, dikkatini batıya çevirmiş olan ‘Muhteşem’ Süleyman (1520-1566), Rus tehlikesine karşı tedbir olarak Don ve Volga ırmaklarını bir kanalla birleştirmek isteyen Sokullu Mehmed Paşa’nın projesini (fikir ilk kez Pargalı Makbul/Maktul İbrahim Paşa’dan çıkmıştı) ciddiye bile almamıştı.
Aradan geçen 100 yılda Osmanlının Rus merakı pek artmadı ama 1660’lardan itibaren Moskova Posol’skiy Prikaz’de (Elçiler Dairesi) Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili özel bir birimi faaliyete geçirmişti.
BÜYÜK PETRO VE II. KATERİNA
1682’de, Türk resmi tarihinde ‘Deli’ lakabıyla anılan, Rus modernleşmesinin öncüsü ‘Büyük’ Petro’nun Çar olmasından itibaren Ruslar, Osmanlı donanmasının kontrolündeki Karadeniz’e serbestçe dolaşmayı temel hedefleri yaptı. Aslında o dönemde buna müsait bir ortam vardı çünkü Osmanlılar 1683’te Viyana önlerinden püskürtülmüş, 16 yıl süren yıpratıcı savaşlardan sonra imzalanan 1699 Karlofça Antlaşması ile Ruslar 1702’den itibaren İstanbul’da elçi bulundurma hakkı elde etmişlerdi. Osmanlıların 1711’de Prut’da elde ettiği avantaj, resmi tarihçilerimize göre ‘Baltacı Mehmed Paşa’nın Çariçe I. Katerina’ya zaafı yüzünden’ (!) kaybedildi, ardından yenilgiler çorap söküğü gibi geldi.
Bu yenilgilerin en acısı, 1770’de Çeşme’deki Osmanlı donanmasının kuzeyden dolaşıp Akdeniz’e giren Ruslar tarafından yakılmasıydı. Öyle ki, Rus modernleşmesinin bir başka büyük ismi, Çariçe II. Katerina, taparcasına sevdiği Fransız düşünürü Voltaire’e “Rusya’nın 900 yıllık tarihindeki ilk deniz zaferi” diye yazmıştı. Voltaire ise onu “Avrupa’nın intikamcısı” olarak kutlamıştı.
Çeşme felaketinin ardından Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Kırım, Osmanlı’dan koparken, Rusya, Osmanlı Devleti’ndeki Ortodoks kilisesini himayesine alıyor, Rus tüccarlara ayrıcalıklar tanınmasını sağlıyordu. Bu anlaşmanın bir diğer sonucu Rusya’ya Karadeniz’de harp gemisi bulundurmak, kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini Boğazlardan geçirme haklarının tanınmasıydı. Osmanlılar da Rusya’daki Müslümanların hamisi olmuştu ama fiiliyatta çok anlamı olmadı bunun.
KAVALALI İSYANI VE RUSLAR
1801’de I. Aleksander zamanında Tiflis, Baku, Nahcıvan ve Erivan’ın Rusya’ya katılması ile Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır komşusu oldu. Büyük Petro’nun yaptıklarının benzerini bir asır sonra yapmaya çalışan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesiyle başlayan askeri güçsüzlük Rusları cesaretlendirdi ve 1827’de Osmanlı donanmasının Navarin’de yakılmasıyla başlayan Osmanlı-Rus gerginliği Rusların batı cephesinde Edirne’yi, Kafkas cephesinde ise Sohum, Kars ve Erzurum kalelerini almalarıyla sonuçlandı.
Ancak ilginçtir, 1831’de Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın devlete isyan etmesi ve Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1832’de Osmanlı ordusunu Konya’da mağlup ederek İstanbul’a yönelmesi üzerine, II. Mahmud Avrupa devletlerinden yardım talep etmek zorunda kalınca yardım çağrısına sadece Rusya cevap vermişti ve elbette yardım karşılıksız değildi! İki devlet arasında 8 Temmuz 1833 tarihinde sekiz yıllık bir süre için imzalanan Hünkâr İskelesi Anlaşması’nın gizli maddesine göre, Osmanlı Devleti, Rusya’nın istemesi halinde, Boğazlara herhangi bir yabancı devlet savaş gemisini sokmayacaktı.
Kavalalı olayından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun kolay lokma olduğunu düşünmeye başlayan Ruslar, ‘Hasta Adam’ın ölümünü hızlandırmak için 1853’te Kırım Savaşı’nı başlattı, Sinop’taki Osmanlı donanmasını yaktılar ancak savaşın sonunda gülen taraf (savaşın yarattığı mali yıkım bir yana), Britanya, Fransa, Piyomonte-Sardinya Krallığı tarafından desteklenen Osmanlı İmparatorluğu oldu. Müttefikler Rusya’nın Karadeniz’de filo bulundurmasını ve müstahkem mevkiler kurmasını yasaklamıştı ancak Rusya, 1871’de bu hakkı yeniden elde etti ve donanmasını 1883’ten sonra yeniden oluşturdu. Ama Rus donanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun en zayıf zamanlarında bile Boğazlardan Akdeniz’e (sıcak denizlere) inme cesaretini gösteremeyecekti.
‘93 HARBİ’NİN ETKİLERİ
Ancak karada durum farklıydı. Rusya’nın yayılmacılığının bir sonucu olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (ki halk arasında 93 Harbi diye bilindi) Kars ve Ardahan Rusya’nın eline geçti. Zaferin anısına İstanbul’da, St. Petersburg’da ve Moskova’da anıtlar dikti Ruslar. Petersburg’daki anıtın kitabesine, 28 Türk paşasının ve 141.800 subay ve askerin esir alındığı yazılmıştı. Savaş sonundaki konferansı, Avrupa’nın birliğini yeni sağlamış ülkesi Almanya yapacak, Kayzer II. Wilhelm, ev sahibi olarak Osmanlılara o kadar sıcak davranacaktı ki, II. Abdülhamit devletin rotasını Almanya’ya çevirecekti.
Rusya bu yakınlaşmaya pek ses çıkaramadı ama, 1900 yılında II. Abdülhamit’i, Kayseri, Diyarbakır, Sivas ve Harput hattının kuzeyinde (yani Rusya’yı tehdit edecek hatta) bir demiryolu inşa etme imtiyazını herhangi bir yabancı şirkete vermemeye ikna etmeyi başardı. (Rusya 1890’da İran’ı da benzer şekilde ikna ederek, bu bölgeyi demiryolu ağı açısından sterilize etmişti.)
RUS-JAPON SAVAŞI
Rusya’nın dikkatini kısa süreliğine de olsa Batı’dan ve Osmanlı’dan uzaklaştıran 1904–1905 Rus-Japon Savaşı, Osmanlılar tarafından ilgiyle takip edildi. Osmanlı ordusu adına Albay Pertev (Demirhan) Bey, savaşı izlemek üzere General Nogi’nin komutasındaki 3. Japon Ordusu’na eşlik etti. Pertev Bey, gelişmeler hakkında İstanbul’a düzenli raporlar gönderdi. Savaşı Japonların kazanması Osmanlı ülkesinde büyük sevinç yarattı. Nedenini 1906 yılının Haziran ayında İstanbul’da üç gün geçiren Japon yazar Kenjiro Tokutomi’nin anılarından okuyalım: “Japonlar [Türklerin nefret ettiği] Rusları savaşta yenmiştir; Japonya beyaz Avrupalıların burnunu kıran aynı Asya’nın bir ülkesidir.” Aynı yıllarda Rusya’da yaşanan ‘1905 Devrimi’ ise Abdülhamit’i devirmek için örgütlenen Jön Türklere (İttihatçılara) ilham kaynağı teşkil ediyordu.
Rus-Japon Savaşı’ndan sonra Pasifik ve Baltık donanmaları tamamen yok olan Rusya Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisinden de güçsüz olduğunu bildiği için, ağırlığı Baltık Donanması’na verdi. Ancak Avrupa’ya tarımsal ürün ihracının Rusya’nın modernleşme projeleri açısından kilit bir unsur olması ve Bakü’de petrol bulunması, Boğazların ekonomik önemini arttırmıştı. Bu yıllarda Rusya’nın toplam tahıl ihracatının yüzde 75 ila 90’ı, toplam ihracatının yüzde 30’u ila yüzde 50’si Boğazlardan geçiyordu. Bu yoğun ilişkiye karşılık, Rusya, Büyük Güçler arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda yatırımları ve imtiyazları olmayan tek devletti. Rusya Düyun-u Umumiye’ye de katılmamıştı.
II. Meşruriyet’in olumlu ortamında, 1909’da İstanbul’da birkaç günlük gezici bir Rus malları sergisi açıldı ve Rusya 93 Harbi’nden kalan 802,5 milyon Franklık tazminat hakkının 125 milyon Franklık bölümünden, Doğu Rumeli’den Osmanlı’nın aldığı 85 milyon Franklık haraç karşılığında vazgeçti. (Rusya, böylece bağımsızlık peşindeki Bulgarlar üzerinde etkili olmayı hayal ediyordu ama sonradan bu fedakarlığın boşa olduğunu anlayacaktı.) Bu dönemde, İttihatçıların Samsun, Trabzon, Sivas ve Erzurum’u birbirine bağlayan bir demiryolu inşasına kalkışmaları Rusya’da yeniden alarm çanlarının çalmasına neden oldu. 1911’de Rus Sefiri Çarikov Boğazları Rusya’ya açılması karşılığında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü koruma garantisi ve 1900 tarihli demiryolu antlaşmasının gözden geçirilmesini vaad etti ancak Almanya ve Britanya’nın baskıları sonucu Osmanlı İmparatorluğu bunu reddetti. 1912’de Trablusgarp Savaşı sırasında Boğazların bir süreliğine kapatılması endişelerin haklı olduğunu gösterdi ama Rusya duruma müdahale edecek güçte değildi. (Karadeniz filosunda en fazla 5 bin kişiyi taşıyabilecek iki nakliye gemisi faaliyetteydi.) Nitekim 1913 sonlarında Alman Generali Liman von Sanders’in Osmanlı Birinci Kolordu Komutanı olarak atanmasını ancak protesto etmekle yetindi.
230 YILDA 10. SAVAŞ
Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Rusya Bolşevik Devrimi ile sonuçlanacak iç karışıklıklarla boğuşuyordu. Kafkasya’da Gürcüler, Ermeniler, Azeriler bağımsızlık mücadelesine girmişti. Şubat 1914’te 1878 Berlin Antlaşması’nın Vilayet’i Sitte’deki Ermeni reformları konusundaki 61. maddesinin uygulanması için hazırlanan Yeniköy Antlaşması ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya girdi. Mayıs ayında Çar’ı Kırım’daki yazlık sarayı Livadia’da ziyaret eden Talat Paşa’nın üstü örtük ittifak teklifini Rusya duymazlıktan gelmiş, 2 Ağustos’ta Britanya’nın savaşa girdiğini öğrenen Enver Paşa, Rusya’ya Trakya’da bir miktar Bulgar toprağıyla Limni ve Sakız Adaları’nın terki karşılığında Osmanlı Ordusunu Rusya’nın emrine vermeyi önermişti. Ancak Osmanlıların kapitülasyonların da kaldırılmasını içeren teklifini Rusya’nın müttefiki Britanya kabul etmeyince, taraflar karşı karşıya cephelerde yerlerini aldı.
Rusların sıcak denizlere ineceği korkusunu kalbinden bir türlü söküp atamayan Osmanlı İmparatorluğu, Ekim 1914’te Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman denizaltısı Karadeniz’deki Rus limanlarını bombalamaya gönderdi. Nihayet kışkırtmalar sonuç verdi. Bu sefer, Osmanlı İmparatorluğu’nun sabık dostları olan Britanya ve Fransa karşı cephedeydiler.
Enver Paşa’nın, ‘93 Harbi’nde Rusların eline geçmiş olan Kars ve Ardahan’ı geri almak için, Sarıkamış kasabasındaki Rus garnizonuna karşı 21 Aralık 1914’te başlattığı umutsuz harekâtta on binlerce Osmanlı askeri kara gömüldü.
1915’te Çanakkale bozgunu ile Boğazları kontrol etme hayali bir kez daha suya düşen Ruslar, 18 Şubat 1916’da General Liakhov’un komutasındaki iki Rus tümeni ile Rize, Sürmene ve Of’tan sonra Trabzon’a girmiş, ardından Van, Muş, Erzurum ve Erzincan da Rus işgaline uğramıştı. Neyse ki Osmanlı’nın imdadına 1917 sonbaharında, Bolşevik Devrimi yetişti. Devrim yüzünden kargaşa içine giren Rus ordusunun zaaflarından ustaca yararlanan Osmanlı birlikleri 24 Şubat 1918’de Trabzon’u geri aldı. Mart 1918’de Brest-Litovsk Anlaşması ile Rusya savaştan çekildi ve Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi.
Milli Mücadele yıllarındaki ilişkilere 11.11.2012 tarihli “Kurtuluş Savaşı ‘yedi düvel’e karşı mı verildi?“ başlıklı yazımda değinmiştim. Cumhuriyet tarihindeki ilişkiler ayrı bir yazının konusu. Rus ve Osmanlı modernleşmesindeki benzerlikleri ve farklılıkları merak edenler ise Murat Belge’nin kaynakçadaki yazısını mutlaka okumalılar. Herkese iyi pazarlar…
Not: 25.8.2013 tarihli ‘Üstün ama düşman Batı’ başlıklı yazımda İnönü’nün “Müttefiklerimiz bu tutumlarda devam ederse dünya yıkılır. Yeni şartlarda bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır” sözlerini söyleyip söylemediğinin belli olmadığını belirtmiştim. Adını vermek istemeyen bir okurumuz, İnönü bu sözleri daha önce Amerikan TİME dergisinin muhabirine söylediğini gösteren 16 Nisan 1964 tarihli Milliyet gazetesi kupürüne dikkatimi çekti. Okurumuza teşekkür eder, sizlerden özür dilerim.
 
Ayşe HÜR
 
Kaynakça: Akdes Nimet Kurat; Rusya Tarihi, Başlangıçtan 1917’ye Kadar, TTK, 1999; Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl 1491-1992, TTK, 1999; Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Editör: Marion Kent, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu, İletişim, 1995, Murat Belge “Batılılaşma: Türkiye ve Rusya”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Modernleşme ve Batıcılık, 3. Cilt, İletişim, 2002.

İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da, Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişlerdi.
fft64_mf1523464
Sazı, nargilesi ve şarabıyla bir Alevi Kürt aşığı (19. yüzyıl gravürü, Mehmet Bayrak Arşivi)
 
Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?
II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı 

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.
Ziya Gökalp’in projesi 
İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.
Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.
Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.
‘Kızılbaş propagandası’ 
Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.
Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.
Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi 
Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.
Reşit’in etno-politikaları 
1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.
Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.
1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.
10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.
Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.
10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

fft16_mf1523463
Çamlıca Nur Baba (Bektaşi) Tekkesi Şeyhi Nuri Baba (Ekrem Işın Koleksiyonu)
Kızılbaş, Alevi, Bektaşi
Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.
Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya
çıktığını ileri sürenler de vardır ancak
böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren
Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde
Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.
İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.


Ayşe HÜR


Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufilig?ine Bakıs¸lar, I·letis¸im Yayınları, 1996; Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

21 Mayıs 1864: Çerkeslerin kara günü

27 Temmuz 1864′te Kafkasya Genel Valisi Mihail, “1567 yılında Çar VI. İvan’ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini” belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti.
Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara ‘Çerkes’ der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan Kırım Boğazı’ndan Gürcistan’a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.
çerkez soykırımı4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans’tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya’ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet’le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.
Taman Yarımadası’ndan Soçi’ye kadar uzanan Çerkesya, 1479′dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması’yla Çerkesya Rusya’ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç’e, ‘dağlılar’ dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki ‘Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak’, ikincisi ‘itaat etmeyenleri yok etmek’ti.
1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840’larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.
Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya’nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce ‘dağlı’ esir edildi.
Şeyh Şamil’in esir düşüşü 
6 Eylül 1859’da Doğu Kafkasya’da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil’in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga’ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870’te hacca giderken İstanbul’a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan’da vefat edecekti.)
İlk adım General Melikov’un 1860’da İstanbul’a gönderilmesiydi. Abdülmecid’le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya’nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat’a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858’den 1866’ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya’dandı.)
1861’de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya’ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri’nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar’ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu.

‘Çerkes Meselesi hallolmuştur!” 
1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864’te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, ‘1567 yılında Çar VI. İvan’ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini’ belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti… Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı… Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı…
Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, ‘dağlılar’ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (…) Dinsel bağnazlık, Rusya’ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti…”
Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: “Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez’den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi.” Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.
Osmanlı durumdan memnun mu? 
Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul’da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul’a sokulmaması, Anadolu’da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon’daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: “Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000’i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır”.
19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung’da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: “Samsun’da bildirildiğine göre (…) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor.” Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs’taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.
Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun’da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı.
Tampon halk 
Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan’a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya’ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868’de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya’ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı.
Ancak 1872′de İstanbul’daki Rusya Konsolosu İgnatyev’e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: “8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (…) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (…) Çar II. Aleksandr’ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız.” Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: “Geri dönüş söz konusu bile edilemez.”
Anadolu’da Çerkes gettoları 
Halkın ‘93 Harbi’ dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar’dan çekmek zorunda kaldı. 1877’de Kars’ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878’de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan’dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti.
Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu’da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas’ta ve Adana’da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz’in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı. Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı.
Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün’e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.
Devletin vurucu gücü 
Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880’lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu’da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan’da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün’de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.
Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit’in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 1908’den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar’dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya’ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908’de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti’nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti.
Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti’nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915’te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes’ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap’ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet’ti.
Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem’deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin ‘hamiyetperverlik’ söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa….
Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl ‘Çerkes Soykırımı’nın 150. Yılı’ dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da ‘Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı’ dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler…

 Ayşe HÜR

Özet Kaynakça: John F. Baddaley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, Çeviren: Sedat Özden, Kayıhan Yayınları, 1996; Arsen Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler,Çeviren: Ludmila Denisenko, Yayına Hazırlayan: Yasemin Gedik, Belge Yayınları, 2004; Çerkeslerin Sürgünü, 21 Mayıs 1864, Tebliğler, Belgeler, Makaleler, Kafder Yayınları, 2001; Nihat Berzeg, Çerkes Sürgünü: Gerçek, Tarihi ve Politik Nedenleri, Takav Matbaacılık, 1996; Cahit Aslan, “Bir Soykırımın Adı 1864 Büyük Çerkes Sürgünü”, avrasya.etu.edu.tr/wp-content/uploads/2013/05/birsoykiriminadi.pdf; ayrıca Nart ve Jineps dergilerinin ilgili sayıları.

Dört Halife Dönemi’nden bugüne ‘İslam kardeşliği’

Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi.
.Son aylarda Başbakan Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın ağzından, farklı bağlamlarda da olsa ‘İslamiyetin birleştirici gücü’ hakkında yorumlar duyduk. Epeydir, Asr-ı Saadet, Medine Sözleşmesi, Hudeybiye Barışı gibi İslami kavramlara dayalı ‘çözüm önerileri’ duyuyoruz. Toplumları bir arada tutan unsurlar arasında dinin önemli bir yeri olduğu doğru ancak tarih bize din kardeşliğinin bazen hiç işe yaramadığını, dahası din konusundaki farklı düşüncelerin toplumları bıçak gibi bölebileceğini gösteriyor. Bu haftaki yazım üzerinde pek konuşulmayan ‘madalyonun öteki yüzü’ne dair. İslam’da ilk bölünmenin dört halife döneminin (632-661) sonunda başladığını hatırlatarak başlayalım. Üçüncü Halife Osman’ın 656 yılında kendisini Kuran’dan ve sünnetten saptığını düşünen Müslümanlarca hunharca öldürülmesi, cenazesinin iki gün yerde kalması, üçüncü gün cenaze alayının taşlanması ve nihayet Müslüman mezarlığına değil Yahudi mezarlığına defnedilmesi İslam kardeşliğinin kaybettiği ilk sınavdı herhalde. Bunu dördüncü halife Ali ile onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutan Muaviye’nin çatışması izledi. Muaviye’ye, Mısır, Yemen ve Basra valileri ile Peygamber’in karısı Ayşe ile Talha ve Zübeyr gibi önemli sahabeler de destek verdi. Tarafların binlerce kayıp verdiği Cemel (Deve) Savaşı, Müslümanların Şii ve Sünni olarak ikiye bölünmesinin başlangıcını oluşturdu.
Ali ve Muaviye taraftarları 657’de bir kez daha karşılaştı. Aylarca süren ufak çatışmalar, ateşkesler ve meydan muharebelerinden oluşan Sıffin Savaşı sonrasında Ali’nin halifeliği bir hile ile sonlandırıldı. Bu sonuçtan Ali’yi sorumlu tutanlar Hariciler adıyla yeni bir bölünmenin aktörü oldu.
Ali taraftarları ile Hariciler kozlarını 658’de Nehrevan Savaşı’nda paylaştı. Haricilerin büyük bir kısmı öldürüldü ama 661’de Ali’nin ölümü de bir Harici’nin elinden oldu.
Ali’nin oğlu Hasan halifelik hakkından vazgeçmeyince, Muaviye’nin ordusu Hasan taraftarlarını mağlup etmek üzere yürüyüşe geçti. Neyse ki Hasan durumun vahametini idrak etti ve bazı şartlarla halifeliği Muaviye’ye bırakmaya razı oldu da başını kurtardı. Böylece 89 yıl sürecek olan Emevi dönemi başladı.
Kerbela Olayı 
Peki bu dönemde ‘İslam kardeşliği’ ne durumdaydı? Yerimiz dar olduğu için üç örnek vermekle yetineceğim: Muaviye’nin oğlu I. Yezid’in ilk işi, kendisine biat etmeyenleri bahane ederek Medine’ye saldırmak olmuştu. Ahali biraz direnmiş ama sonunda pes etmişti. Komutan Müslüm bin Akbe, Medine’nin üç gün ‘istibaha’sına (yağma ve kan dökmeye) izin verdi. İbn-i Esir, İbn Tahri gibi İslam tarihçilerine göre bu üç gün içinde 4.500 kişi öldürülmüş, bin civarında genç kıza ve bir o kadar evli kadına tecavüz edilmişti. Tecavüze uğrayanlar kâfirler değil, Hazreti Muhammed Medine’ye göç ettiğinde kendisini koruyan, bütün savaşlarına katılan Hazrec kabilesinin mensuplarıydı.
Ama Yezid’i tarihe geçiren başka bir olay oldu. Ali’nin diğer oğlu Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımamış ve kendisini halife ilan etmişti. Destek sağlamak için Mekke ve Medine’ye ardından da Kufe’ye doğru yola çıkan Hüseyin ve 77 yoldaşı, Yezid tarafından 10 Ekim 680’de Kerbela denilen yerde susuzluğa mahkûm edilerek öldürüldü. Bu olay Şii-Sünni bölünmesini kalıcı hale getirdi.
Son örnek vaka, 691’de Emevi Halifesi Abdülmelik’e biat etmeyenleri yola getirmek için Haccac komutanlığındaki bir Müslüman ordusunun Mekke’yi yedi ay boyunca kuşatması ve Kâbe’nin mancınık bombardımanı ile yıkılması.
Emevilerin son dönemleri Mevali denilen Arap olmayan Müslümanlarla iktidarı elinde tutan Arap Müslümanlar arasındaki çatışmalarla geçti. 750’de Emevi hanedanına son veren Ebu’l Abbas ise öyle işler yaptı ki adını tarihe El Seffah (Kan Dökücü) olarak kaydettirdi. Dahası, 100 yıllık Abbasi iktidarı, sadece kâfirler için değil, Emevi soyundan gelenler ve Mevaliler için bir kâbus dönemi oldu. Abbasilerin 850’den itibaren dağılmasından sonra ortaya çıkan Müslüman beylikler ve devletçikler de birbiriyle savaşmaktan hiç vazgeçmediler. Zaten çoğu da bu savaşlar sonunda bir diğerinin bağrından doğdu, diğerinin toprağında ve halkının üzerinde hüküm sürdü.
Anadolu beyliklerine gaza 
1300’lerden itibaren Bizans’ı sarmalamaya başlayan Osmanlılar sadece kâfire değil, din kardeşlerine de kılıç salladı. Resmi retoriğe göre Anadolu’yu ‘Türklere ebedi yurt yapan’ Rum Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Müslüman-Türk Anadolu Beylikleri’nin sonunu Osmanlılar getirdi. Örneğin Karamanoğulları’na ilk darbeyi 1387’de Osmanoğulları’ndan Yıldırım Bayezid vurdu. Bayezid’in ordusunda Bizans, Köstendil ve Sırp Kralı’nın yolladığı Hıristiyan askerler de vardı. Karamanlılar bu ilk darbeyi savuşturmuşlar ve uzun süre varlıklarını sürdürmüşlerdi ancak 1444’te Varna’da Haçlı ordusuna yenilen II. Murad, yenilgisinin faturasını Karamanoğulları’na kesecekti. Mufassal Osmanlı Tarihi’ne göre “Öç seferini bizzat Sultan Murat, ulemadan aldığı fetvalara istinaden Karaman ülkesine pek fena tahribat yaptırdı. Yapılan tahribat, o zamana kadar görülmemiş bir şekil ve derecedeydi. Türklerin şimdiye değin Hıristiyan ülkelerinde dahi kadınlara tecavüzlerine rastlanmamışken, yağma ve tahripten başka, Karamanoğlu’nun yaptıklarına, bu neviden çirkin şeylerle mukabele edildi…” Diğer Anadolu beylikleri de benzer kaderi paylaştı.

Osmanlı-Safevi kavgası 

1473’te Akkoyunlular Fatih Sultan Mehmed’in orduları tarafından ‘Allah Allah!’ nidalarıyla ezilmiş, 55 bin Akkoyunlu öldürülmüş, Uzun Hasan oğlu Zeynel’in ve Akkoyunlu ileri gelenlerinin kesik kafası Müslüman ülkelere gönderilmişti. Hoca Saadettin’in Tac’üt-Tevarih’ine göre ‘Ol cenk meydanında kılıçtan geçirilenlerden gayri üç bin tutsak ibret olsun diye dönüş sırasında muzaffer ordu yanınca yedilüb, her konakta dört yüzü kılıçlara yem’ kılınmıştı. ‘Kemah yakınında olan Şebinkarahisar’a gelinceye kadar ol uğursuzları bu yolda kılıçtan’ geçirilmişti.
Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Müslüman kıyımını bir adım ileri götürdü ve 1514’te İran’daki Safevi Devleti’ne karşı Çaldıran Seferi’ne giderken de dönerken de Şah İsmail’in doğal müttefiki olarak gördüğü Anadolu’nun Kızılbaş halkının kılıçtan geçirilmesini emretti. Kendini haklı çıkarmak için Şeyhülislam İbn-i Kemal ve Müftü Hamza’dan Kızılbaşların kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran’ı, camileri yaktıkları şeklinde fetvalar çıkartmıştı. Bu sefer vesilesiyle Sünni Kürtlerle Osmanlı devleti arasında 500 yıl sürecek bir barışı temin eden Sünni Kürd büyüğü İdris-i Bitlisi’nin Selimname adlı eserine göre, 40 ile 70 bin arası Kızılbaş öldürülmüştü.
Yavuz, Çaldıran’ı takiben, Müslüman Türk köleler tarafından kurulan Mısır’daki Memluk Devleti’ne gazaya giderken (bu seferi meşrulaştırmak için Mısır’ın ‘Firavun ülkesi’ olduğu söylenmişti) yol üzerindeki Müslüman-Türk beyliklerinden Dulkadıroğulları’nı ve Ramazanoğulları’nı da kılıç zoruyla Osmanlı’ya tabi kılmıştı. Yavuz’un Mısır’da Müslüman ahaliye yaptıkları ise İdris-i Bitlisi’nin eleştirilerine neden olacaktı.
Osmanlı’nın Şii-Kızılbaş düşmanlığı Osmanlı-Safevi çekişmesinin bir türevi olan, köklü bir devlet politikasıydı. Nitekim Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman ve onun oğlu II. Selim dönemlerinin Kürt kökenli Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi’nin 30 yılda verdiği fetvalarla, Kızılbaş katliamı adeta bir rutin halini aldı. I. Ahmet döneminde Kuyucu Murat Paşa l606’da sadrazam olduktan hemen sonra bazı kaynaklara göre 100 binden fazla Kızılbaşı kazdırdığı kuyulara diri diri gömdürttü. Ondan 50 yıl sonra Köprülü Mehmet Paşa Celali ayaklanmalarını bastırmak adı altında Kızılbaşları yeniden kılıçtan geçirdi.
Safeviler ve Osmanlılar ‘İslam kardeşi’ olduklarını nedense hiç hatırlamadı ve 1548-49, 1554, 1578-1590, 1603-1618, 1623-1639, 1723-1727, 1730-1732, 1735-1736, 1742-1746, 1775-1779 ve nihayet 1821-1823 arasında kıyasıya savaştılar.
II. Abdülhamit ve Pan-İslamizm 
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Batıcılık ve Osmanlıcılığın iflas etmesi üzerine aynen bugünkü gibi İslam kurtarıcı bir ideoloji olarak tekrar gündeme girmişti. 1856 Islahat Fermanı’ndan bu yana gayrimüslimlere tanınan hakların rahatsızlığını duyan Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınlar, İslamcı düşünceye sıkı sıkıya sarıldı. Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Bu amaçla Halil İnalcık’a göre 18. yüzyılda üretilmiş bir efsane olan ‘Halifelik’ meselesi yeniden ‘keşfedildi’, tektip Kuran’lar basılıp hem ülke içinde hem de Türkistan, Hindistan ve Cava gibi uzak diyarlarda dağıtıldı, Hac yollarının güvenliği sağlandı, Arap eyaletlerine büyük yatırımlar yapıldı, Arap kökenliler önemli görevlere atandı. Abdülhamit çevresinde Arap ulemayı eksik etmedi. Bu yaklaşım bir yandan merkezin ‘Kavm-i Necip’le barışmasını sağladı, dünyanın uzak köşelerindeki Müslümanlarda heyecan uyandırdı, bir yandan da siyasal İslamcılığın ilk nüvelerinin ortaya çıkmasına yardımcı oldu.
Bu amaçla içerde devletin resmi dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye Alaylarında örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı Rusya’ya, hem İran’a karşı bir tampon bölge oluşturuldu hem de giderek güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı.
‘İslamın birleştiriciliği’ burada da hayata geçmedi. Nizamname’de din konusunda açık bir hüküm yoktu ama fiiliyatta sadece Sünniliğin Şafiî mezhebinden olanlar alaylara alındı. Alaylar sayesinde bölgelerinde ‘alikıran, baş kesen’ olan Sünni Kürtler bu dönemde Abdülhamit’i ‘Bavé Kurda’ (Kürtlerin Babası) olarak adlandıracak kadar sevdiler. Ama Kızılbaş Kürtler için Abdülhamit demek, Ali Şefik Paşa’nın böl-yönet politikaları ve katliamlarıydı, Neşet Paşa’nın kanlı harekâtlarıydı.
İttihatçıların İslam politikaları 
Aksak gedik de olsa İslam camiasında bir heyecan yaratan Pan-İslamist politikalar II. Abdülhamit’in 1909’daki ‘31 Mart Olayı’nın ardından İttihatçılarca tahttan indirilmesiyle kesintiye uğradı. İttihatçıların Türkçü ideolojiyi hayata geçiriş biçimi, Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman unsurların imparatorluktan uzaklaşmasına neden oldu. Yine de 1911 Trablusgarp Savaşı ile birlikte, İslam ruhu bir hamle daha yaptı. Lübnanlı Dürzî lider Emir Şekip Aslan’ın çağrılarına kulak veren Irak ve Suriye’deki kabileler, Cezayirli ve Tunuslu göçmenler askere yazılmak üzere kışlaların önüne yığılmışlardı. Ama bu birlik duygusu kısa sürdü, eski gerginlikler tekrar su yüzüne çıktı ve önce Havran ve Doğu Ürdün’de yaşayan Dürzîler ayaklandı. Bunu Yemen’de Zeydî İmam Yahya ayaklanması ile Suriye’deki Bedevi ayaklanması izledi.
Osmanlı İmparatorluğu, İttihatçılar tarafından bir oldubittiyle Cihan Harbi’ne sokulduktan sonra ‘İslam’ın birleştirici gücü’ bir kez daha sınandı. Daha sonraları içinde geçmediği halde özel ve kutsal bir anlam kazandırmak için ‘Cihad-ı Ekber’ olarak anılacak bir fetva ile Padişah ve Halife V. Mehmet Reşat, dünya Müslümanlığını, İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa çağırıyordu. Hem Sünnilere hem de Şiilere seslenen fetvada İngiltere, Fransa ve Rusya İslam düşmanı, Almanya ise Halife’nin ve İslam’ın dostu olarak gösteriliyordu.
Fetva ve ekindeki beyannameden milyonlarca adet bastırılarak Müslümanların yaşadıkları bölgelerde dağıtıldı. Ama İtilaf Devletleri çağrıya karşı Kuzey ve Batı Afrika’da birçok tarikat şeyhini, ulemayı, aşiret reislerini, müftüleri, hatta Fas Sultanı, Tunus Beyi’nin mektup yazmasını sağlayabildiler. Sonuçta Hollandalı Şarkiyatçı C. Snouck Hurgronje’un deyimiyle ‘Alman Malı Cihad’ ateşi, Britanya’nın Müslüman tebaasını ayaklandırmaya ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmaya yetmedi. Savaştan sonra Ortadoğu’da Müslüman Araplar 22 ulus-devlete bölündüler.
Yakın tarihlerden iki örnekle yazıyı bitirelim. 1980-1988 yılları arasında yaşanan Irak-İran Savaşı, tek başına mezhep savaşı değilse de, ‘İslam kardeşliği’ iki taraftan 1 milyon kişinin öldürülmesine ve iki ülkenin maddi, manevi büyük yıkıma gitmesine engel olamadı. 2003’te ABD’nin tasalluduna maruz kalan Irak’ta, o günden bu yana 1 milyona yakın Iraklının hayatını kaybettiği sanılıyor. Bu ölümlerin büyük bir bölümü, ABD askerlerine karşı savaşta değil, Sünni-Şii çatışması sırasında vuku buldu. Halen taraflar intihar saldırıları ile kitlesel kırımlara devam ediyorlar.
Bu tarihçeye bakınca, Kürt meselesi başta olmak üzere pek çok mühim meselemizi ‘İslam’ın birleştirici gücü’ ile aşacağımızı düşünmek en iyimser yorumla romantizm.
 Ayşe HÜR
Özet Kaynakça: W. Bartold, İslam Medeniyeti Tarihi, Çeviren: M. Fuat Koprülü, Diyanet İşleri Yayınları, 1977; Ferec Ali Fuda, ‘İslam’da Kayıp Gerçek”, http://gelawej.net/indir/islamda-kayip-gercek-farac-el-fuda.pdf; Selahattin Döğüş, “Osmanlılarda Gazâ İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten C.LXXII, 52, Sayı 265, Aralık 2008, s. 817-888; Erdoğan Aydın, Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, Kırmızı Yayınları, 2008; Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve (1908-1918), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji, YKB Yayınları, 2007; Kadir Kon, “Jihad Made in Germany”, Kültür, Bahar 2008, S. 10, Birinci Dünya Savaşı Özel Sayısı, s. 122-131

Misak-ı Milli nedir, ne değildir?

Misak-ı Milli’nin kapsadığı etnik gruplar ve çizdiği sınırlar konusundaki belirsizliği Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi ve İslamcı ideologların çok işine yaradı.
Misak-ı Milli nedir, ne değildir?
Ulusalcı ve İslamcıların zihniyet haritasında çok önemli bir yere sahip olan ‘Misak-ı Milli’ meselesi, Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 tarihli Newroz konuşmasında da karşımıza çıktı. Birkaç gündür, herkes kendine göre bir ‘Misak-ı Milli’ tarifi yapıyor. Ben de kendi bakış açımı sizlerle paylaşmak istedim.
Resmi tarihe göre, orijinal adıyla Ahd-ı Milli Beyannamesi son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın gündemine 28 Ocak 1920 tarihli ‘gizli’ oturumda gelmişti. Ancak Meclis-i Mebusan’da o tarihte gizli ya da açık bir oturum yapılmadığı bugün biliniyor. Anlaşılan, mebusların gayri resmi bir toplantısı söz konusuydu. 17 Şubat 1920 tarihli oturumda Misak-ı Milli Beyannamesi’nin mebuslara onaylatılması için harekete geçilmişti. Ancak ilk ağızda, konuyu görüşmeye açmak için yeterli imza toplanamadı. Bunun üzerine Edirne Milletvekili Mehmet Şeref (Aykut) Bey inisiyatifi ele aldı, belgeyi kürsüden ateşli bir biçimde okumaya başladı. Sonunda oturumda bulunan mebuslarca (sayı bilinmiyor) belge alkışlar arasında kabul edildi.
Misak-ı Milli 2 Mart 1920’de ‘yabancı parlamentolara ve basına’ sunuldu, çünkü Misak-ı Milli, Osmanlı İmparatorluğu’nu köşeye sıkıştırmaya çalışan İtilaf Devletleri’ne sunulmuş bir çeşit ‘Barış Programı’ idi. Ancak bu barış çağrısı İtilaf Devletleri’nce dikkate alınmayacak ve İtilaf Devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u ‘resmen’ işgal edecekti. İşgalin ardından son kez 18 Mart’ta toplanan Meclis işgal güçleri tarafından basılacak, 11 Nisan 1920’de ise padişah tarafından kapatılacaktı.
1907’de oluşturulan harita mı?
Misak-ı Milli metnini kimin hazırladığı konusundaki iddialar da çeşitli. Mustafa Kemal’in sınıf, askerlik ve siyaset arkadaşı Ali Fuad Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal ‘Misak-ı Milli haritasını’ daha 1907’de oluşturmuş, zamanı geldiğinde de bunu uygulamıştı. Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Dr. Rıza Nur veya sadık adamı Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve bizzat Mustafa Kemal’in kendisine göre ise Misak-ı Milli fikirleri ilk olarak 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nde benimsenmiş, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi ile tüm ülkeyi kapsar hale gelmişti.
Mustafa Kemal’le birlikte 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkanlardan biri olan Hüsrev Gerede’ye göre metin, Mustafa Kemal’in daha önce talimat verdiği şekilde Felah-ı Vatan Grubu mensubu bir grup mebus tarafından hazırlanmıştı. (Meclis-i Mebusan’daki Milli Mücadele yanlısı 70-80 mebusun oluşturduğu gruba, Mustafa Kemal ‘Müdafaa-i Hukuk’ adının takılmasını istemiş ama grubun adı, Vahdettin’in Meclis’i açan mektubunda geçen bir ifadeden dolayı ‘Felah-ı Vatan’ yani ‘Vatanın Kurtuluşu’ olmuştu. Mustafa Kemal de bu duruma çok kızmıştı.)
Meclis-i Mebusan’ın başkanvekillerinden Hüseyin Kâzım Bey metni kendisinin hazırladığını ileri sürmüştü. Milli Mücadele hakkında çalışma yapan Alman araştırmacı Gotthard Jaeschke’ye göre ise Misak-ı Milli beyannamesinin ilk müsveddeleri, 30 Aralık 1919’da Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştı, ancak ortaya çıkan metin, Mustafa Kemal’in kalemine uymayacak kadar muğlak ve karışıktı. Sonuç olarak metni kimin yazdığı, kimin ne zaman tadil ettiği konusunda uzmanlar uzlaşamadı. 
Misak-ı Milli’nin maddeleri
Elimizdeki kopyalar da çok yıpranmış, bozulmuş olduğundan bazı sözcüklerin okunmasında (örneğin Birinci Madde’deki ‘ırken’ kelimesinin ‘irfanen’ veya ‘örfen’ olduğunu iddia edenler var) sorunlar olmakla birlikte metin sadeleştirilmiş dille aşağı yukarı şöyleydi:
Birinci Madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun münhasıran Arap çoğunluğunun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin yapılması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceği, halkının serbestçe bildirecekleri oylara göre belirlenmek gerekeceğinden adı geçen antlaşmanın içinde din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ırk hukuku ve sosyal haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı Osmanlı-İslam çoğunluğunun oturduğu kısımların hepsi gerçekten veya hükme bağlı olarak hiçbir sebeple parçalanamaz bir bütündür.
İkinci Madde: Ahalisi ilk serbest kaldıklarında kendi istekleriyle anavatana katılmış bulunan Elviye-i Selase (=Üç Liva: Kars, Ardahan, Batum) için istenirse tekrar halkoyuna başvurmayı kabul ederiz.
Üçüncü Madde: Türkiye sulhuna bağlanan Batı Trakya’nın hukuki durumunun tespiti de oturanların tam bir hürriyetle bildirecekleri oylara bağlı kalarak yapılmalıdır.
Dördüncü Madde: İslam halifeliğinin, Osmanlı saltanat ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü zarardan korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına açılması hakkında bizimle öteki bütün ilgili devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerlidir.
Beşinci Madde: İtilaf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre azınlıkların, komşu ülkelerdeki Müslüman halklarla aynı haklardan faydalanmaları tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.
Altıncı Madde: Milli ve ekonomik gelişmelerimizi sağlamak ve devlet işlerini çağdaş bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu, yaşam ve varlığımızın temelidir. Bu yüzden siyaset, adalet, maliye alanları ile öteki alanlarda gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır. 
Belirsizlikler
Birinci Madde’de yer alan ‘sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde’ ifadesindeki ‘haricinde’ sözcüğü yakın tarihe kadar resmi ve yarı resmi nitelikli yayınlarda sansürlenmişti. Çünkü bu şeklini esas alınca, milli sınırlarımızın nereden geçtiği, hangi toprakları içerip hangilerini içermediği tartışması manasız bir hale geliyor, böylece şimdi birilerini pek heyecanlandıran toprak iddiaları meşruiyetini yitiriyor ve Misak-ı Milli belgesi basit bir propaganda metnine dönüşüyordu. Gerçi beyannameyi kabul eden mebusların kafalarından geçenin Mondros Mütarekesi’yle çizilen sınırların içi olduğu bellidir ancak Genelkurmay Başkanlığı yayınlarından olan ‘Türk İstiklal Harbi Tarihi’ adlı eserin ‘Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı’ adlı 1. cildinde yer alan resmi bir haritaya göre İskenderun, Miyadin ve Musul Türkiye sınırları içinde iken Antakya ve Kerkük’ün sınır dışında gösterilmesi o günkü sınır ile bugün bazılarımızın kafasındaki sınırın farklı olduğunu gösteriyordu. 
 
Türk Magna Carta’sı mı?
İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, 1922’de yayımladığı ‘The Western Question in Greece and Turkey’ adlı eserinde Misak-ı Milli’nin önemi üzerinde uzun uzun durmuştu. Kitapta andın Fransızca ve İngilizce metinlerini verdikten sonra parantez içine büyük harflerle “Osmanlı İmparatorluğu öldü! Yaşasın Türkiye!” sloganını eklemişti. Bu slogan, Toynbee ve bir dizi yabancı tarihçinin Misak-ı Milli’yi Kemalistlerin Batı’nın ulusçuluk fikrini tamamen benimsemesinin belgesi olarak görmesi fikriyle ilintiliydi.
 
Misak-ı Milli için yabancı yazarlar tarafından kullanılan başka adlar da var. Bunlar ‘Declaration of Independence’, ‘The Bill of Rights’, ‘Türk Magna Carta’sı’, ‘Social Contract’ gibi, Avrupa ve ABD tarihinden kopya edilmiş kavramlardır. Ahmet Ağaoğlu’na göre ise Misak-ı Milli, 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ve 1215 Magna Carta’dan daha önemliydi! Yerli yazarların bir başka özelliği ise Misak-ı Milli’yi ‘kutsallık’ ve ‘değişmezlik’ kavramlarıyla birlikte ele almalarıydı.
 
Halbuki Misak-ı Milli’nin Kemalistler tarafından ele alınış şekli, zamana ve mekâna göre değişmiştir. Örneğin, TBMM’nin 23 Nisan 1920 Cuma günü öğleden sonra 13.45’te yapılan ilk oturumunda en yaşlı üye sıfatıyla açış konuşmasını yapan Sinop Milletvekili Şeref Bey’in nutkunda veya bu töreni anlatan 24 Nisan tarihli yarı resmi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin haberinde Misak-ı Milli’nin adı geçmemiştir. Misak-ı Milli’ye ilk doğrudan atıf 9 Mayıs 1920 tarihli oturumda okunup onaylanan İcra Heyetinin Programı’nda olmuştur. 
 
TBMM’de onaylandı mı?
Resmi tarihe göre TBMM’nin 18 Temmuz 1920 tarihli oturumunda Misak-ı Milli’ye bağlılık andı içilmiştir. Halbuki tarihçi Nejat Kaymaz’a göre böyle bir olay olmamış, sadece Osmanlı devletinin sonunu getirecek olan Sevr Antlaşması’nın kotarıldığı San Remo Konferansı dolayısıyla iman tazeleme gereği duyulmuş, 6 Temmuz 1920 tarihli oturumda “Makam-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve vatan ve milletin istihlas ve istiklalinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi” şeklinde bir kısa metin kaleme alınmıştır.
 
10 Temmuz günü metin oylanmıştır. Kâtibin adını okuduğu mebus sayısı 311 olup, oturuma katılan ve metni onaylayan üye sayısı 144’tür. Bu mebuslar arasında Mustafa Kemal yoktur. İlk gün bulunmayan 166 milletvekilinin adı beş gün sonraki (15 Temmuz) oturumda tekrar okunmuş, bu sefer Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 34 üye daha yemine imza vermiştir. Böylece sayı 178’e ulaşmıştır.
 
Sonuç olarak bu yemin 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda onaylanan Misak-ı Milli metni üzerine yapılmış değildir. Aynı metin olmadığı gibi, yemin töreni sırasında Misak-ı Milli belgesine atıfta bile bulunulmamıştır. 
 
Keşke yazmasaydınız!
Bundan sonra, Mustafa Kemal ve dönemin önde gelen siyasi liderleri sık sık Misak-ı Milli’ye olumlu ya da olumsuz atıfta bulunmuşlardır. Olumsuz atıflardan en önemlisi, Kasım 1922’de Lozan’a gidecek delegasyonun Mustafa Kemal’in arzuları doğrultusunda oluşturulmasına eleştiri getiren muhaliflerden İzmit Milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli Beyannamesi’ni bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu söylemesi üzerine Mustafa Kemal’in “Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz!” demesidir.
 
Ancak yine de İsmet Paşa, Lozan’a Misak-ı Milli’ye göre hazırlanmış 14 maddeli bir talimatname ile gitmişti. Gitmişti ama Lozan’da Lord Curzon, Misak-ı Milli’nin çelişkilerini öylesine etkili eleştirmiştir ki İsmet Paşa bir daha Misak-ı Milli’nin adını anmamıştır.
 
Misak-ı Milli uygulandı mı?
Birinci Madde’ye giren Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti güney sınırına uzandığı düşünülen Suriye sınırı Fransa ile Ankara hükümeti arasında imzalanan 15 Ekim 1921 İtilafnamesi ile çözülmüş, ancak o günlerde adı Sancak olan Hatay dışarıda bırakılmıştı. Bu eksik parça ancak 1939’da geri kazanıldı. Buna karşılık Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları bir dizi diplomatik hatadan sonra 5 Haziran 1926’da kesin olarak kaybedildi.
 
İkinci Madde’nin konusu olan Elviye-i Selase’den Kars ve Ardahan 1917’de çarlığın yerine geçen Sovyet hükümeti ile 3 Mart 1918 günü imzalanan Brest-Litovsk Barış Anlaşması’yla Osmanlı devletine geri verilmişti. Ancak bölge Kazım Karabekir Paşa tarafından askeri zaferle kazanıldığı için maddede belirtilen serbest oylamaya gerek görülmedi. Batum ise hem Kızılordu ile çarpışmak göze alınmadığından hem de Sovyetler’den gelecek maddi ve askeri yardımın hatırına Sovyet Rusya’nın siyasi hinterlandında olan Gürcistan’a bırakıldı. Böylece Misak-ı Milli ihlal edildi.
 
Üçüncü Madde’ye göre Batı Trakya’nın hukuki durumu bölgede oturanların oylarıyla tayin edilecekti. Ancak Türkiye’nin halkoylaması isteğine İtilaf Devletleri ile Yugoslavya ve Romanya karşı çıktı ve oylama yapılmadı. Batı Trakya Türklerinin kaderlerine terk edilmesiyle madde ihlal edildi.
 
Dördüncü Madde, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesi ve 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgasıyla ihlal edildi.
 
Beşinci Madde’de azınlıklara mütekabiliyet esasına göre bazı haklar tanınması meselesinden bahsediliyordu. Bu konuda yapılanlar ve yapılmayanlar ayrı bir yazı konusu.
 
Altıncı Madde “Mali ve iktisadi gelişmemizi engellememe kaydı ile borçların ödenmesi kabul edilir” diyordu. Lozan’da Düyun-u Umumiye İdaresi kaldırıldı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun borçları ayrılan ülkelere paylaştırıldı. Bunu 37 yılda ödemeyi kabul eden Türkiye, 1929 Büyük Buhranı gibi ağır krizlere rağmen borcunu 1954’te (Lozan’ın öngördüğünden dört yıl önce) kapattı. Altıncı Madde’nin ihlal edilip edilmediğini takdirlerinize bırakıyorum.
 
Sonuç olarak Misak-ı Milli’nin kapsadığı etnik gruplar ve çizdiği sınırlar konusundaki belirsizliği Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi ve İslamcı ideologların çok işine yaradı. Bazen dört kıtaya yayılmış bir imparatorluktan sonra Anadolu’nun küçük coğrafyasına sıkışmayı kendine yediremeyen kesimlerin yayılmacı yorumlarına zemin oluşturdu. Bazen Hilafet’in ve Saltanat’ın geri getirilmesi, İstanbul’un yeniden başkent yapılması taleplerine dayanak yapıldı. Şimdi de Birgün yazarı Nuray Mert’in veciz ifadesiyle ‘Türk-Kürt Megalo İdeası’nın dayanaklarından biri olmaya aday. Yukarıdaki hikâye, bu dayanağın zaafları hakkında bir fikir verebilmiştir umudundayım.
 Ayşe HÜR
Özet Kaynakça: Nejat Kaymaz, “T.B.M.M’nde Misâk-ı Millî’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu-1, II, II, II, Tarih ve Toplum, S.19-23, 1985; Ahmet Ağaoğlu, “Millî Misâk’ın Tarihî Kıymeti”, Ülkü Seçmeler, C.I, S.I, 1933; Hasan Dilan, Mehmet Şeref Aykut ve İzmir’de İlk Fikir Hareketleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi Yayınları, 1996; Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri; TBMM Kültür ve Sanat Yayınları, 1992; A.Nezihi Turan, Millî Misâk’ın 70. Yılı, Milli Kültür, S. 69, Şubat 1990; Ali Fuad Cebesoy, 1907′de Misâk-ı Millî, Yayına Hazırlayan: Faruk Sükan, Cemal Kutay, Acar Matbaacılık Yayınları, 1989; Seda Altuğ, “Misak-ı Milli: ‘Sınırlar’ı zorlayan tartışmalar”, Toplumsal Tarih, S. 118, s.50-53.

Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!

Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!

Kahramanmaraş katliamından bir sahne
 
1970-80 arasında MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Nakşibendi eğitimci Arvasi’nin bir Batı-Hıristiyan kavramı olarak eleştirdiği ‘biyolojik ırkçılık’ yerine koyduğu kavram ‘içtimai ırkçılık’tı.
Söz verdiğim gibi geçen hafta bıraktığım yerden devam ediyorum. 1945 sonrası Batı Bloku ile kurulan ilişkiler yüzünden kimsede açık açık faşist tezleri destekleyecek cesaret kalmamıştı. Dolayısıyla ırkçı Türkçüler de söylem değiştirmişti. Artık ‘Turancılık’ yerine ‘milliyetçilik’; ‘Türk ırkı’ yerine ‘Türk milleti’, ‘Bozkurtlar’ yerine ‘milliyetçiler’ diyorlardı. Yeni tezlerini Millet, Orhun, Kopuz, Büyük Doğu, Hareket gibi yayın organları, Türk Gençlik Teşkilatı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği gibi örgütler aracılığıyla kitlelere yaymaya çalışıyorlardı.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan özgürlük atmosferinde sadece solcular değil, milliyetçiler ve dinciler de hızla örgütlenmeye başlamıştı. 1961’de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE) ile isim babalığını Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı Anadolu Kulübü kuruldu. 1962’de kurulan Aydınlar Kulübü ve Türkçüler Derneği, 1964’te yerlerini Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne bıraktı. 1970’lerde faaliyete geçen Milli Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları, Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütler, Türk-İslam Sentezcisi öğrencilerin bir araya geldikleri çatıları oluşturdu.Ama bu alandaki en önemli oluşum Aydınlar Ocağı’ydı. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi hocalarından Fuad Köprülü ve Zeki Velidi Togan gibi Türkçü ideologların öğrencisi olan ve doktorasını Selçuklu Sultanı Melikşah üzerine yapan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, öğretim üyelerine ve aydınlara hitap edecek bir oluşum arayışına girmiş; 1967 ve 1969’da 70’e yakın fikir adamını 1. ve 2. Milliyetçiler Kurultayı’nda buluşturmuştu.

Bu tarihten sonra bir yıl boyunca sürekli toplantılar yapan muhafazakâr aydınlar (aralarında Ali Fuat Başgil, Tahsin Banguoğlu, Kemal Ilıcak, Ahmet Kabaklı, Muharrem Ergin, Nureddin Topçu, Nihat Sami Banarlı vardı) sonunda Süleyman Yalçın’ın isim babalığını yaptığı Aydınlar Ocağı’nı kurdular. Kuruluş için DP’nin iktidara gelişinin 20. yıldönümü olan 14 Mayıs 1970’i seçmişlerdi. Aynı tarihlerde faaliyette olan İlim Yayma Cemiyeti ile dirsek teması içinde, resmi ideoloji yapımında önemli roller üstlenecek olan Aydınlar Ocağı’nın kurucularından ve uzun yıllar yöneticilik yapan Süleyman Yalçın’a göre “Türk’ün en kısa tarifi, Türkçe konuşan Müslüman” şeklindeydi.

Müslüman Türk 
Sentezcilere göre ‘Türk Kültürü’ çok eski, dünya tarihinde önemli bir yeri ve gelenekleri olan, coğrafi açıdan yaygın bir kültürdü. Türkler, beyaz ırktan, insancıl, adil, hiçbir zaman kan dökmemiş, hoşgörülü, laik, zayıflara, yaşlılara, kadınlara, aileye ve orduya saygılıydı. Din ise ‘milleti millet yapan’ değerlerin en başta geleniydi. Din, Türk’ü kendisine yabancılaşmaktan ve Batı’ya benzemekten kurtaran en önemli öğeydi. İslamiyet adeta Türkler için indirilmiş bir dindi, çünkü İslam uygarlığıyla Türklerin İslamiyet öncesi kültürleri arasında büyük benzerlikler vardı. Bunlar, tektanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğüne inanç, adalet duygusu, aile ve ahlakın önemiydi. Türkler de İslamiyet’e büyük ‘hizmetler’ yapmıştı. Bunlardan en önemlisi Haçlı Seferleri’ni durdurmalarıydı. Eğer bu olmasaydı İslamiyet yerine Hıristiyanlık ‘cihan’ hâkimi olurdu! Kısacası Türk İslam’a, İslam Türk’e çok şey borçluydu. Kendisine “Türkçü müsünüz İslamcı mı?” sorusunu yönelten gazetecilere “Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanım” demesi bu tarihlerde mi emin değilim ama Tanrı Dağları’nın en yüksek tepesi 7.429 metre olan dev bir dağ silsilesi, Hira (Nur) Dağı’nın ise 281 metrelik bir tepecik olması, Türkeş’in sentez formülünde Türklük ve İslam’ın kapsadığı alanlara dair ipuçlarını veriyordu.

Seyyid Ahmed Arvasi 
Ancak 1970-80 arasında MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Ağrı-Doğubeyazıtlı Nakşibendi eğitimci Seyyid Ahmet Arvasi “Ne Türk, İslam’ın tezi ne de İslam, Türk’ün antitezidir. Dolayısıyla bir sentez oluşturmazlar” dedi ve ‘Türk-İslam Ülküsü’ adıyla yeni bir tarif yaptı. Kürt asıllı Arvasi’ye göre İslam dini ‘biyolojik ırk’ gerçeğini inkâr etmiyor, bir Batı-Hıristiyan kavramı olan ‘biyolojik ırkçılığı’ reddediyordu. Arvasi’nin biyolojik ırkçılığı reddederken yerine koyduğu kavram ‘bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soybirliği şuuru demek olan içtimai ırkçılık’ idi. Arvasi’ye göre kimse biyolojik verasetini tayin iradesine sahip değildi ama içtimai ırk tercihe açıktı ve ‘adeta Allah’ın bir ayeti olan’ bu görüş en veciz şekilde Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilmişti!

1970-1980 arasında Türk-İslam Ülküsü’nün sokağa yansıması çok kanlı oldu. Alparslan Türkeş’in liderliğini yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ne (MSP) oy vermiş olan kitlenin bir bölümünün MHP’ye yönelmesini sağlamak için ünlü ‘3K’ (Kızılbaş-Kürt-Komünist) formülünü ustaca parti söylemine dahil etmişti. Militanları hareketlendirmek, kitleleri etkilemek için Türkçülükten çok İslamcılık söylemleri kullanılıyordu.

Nitekim, 1973 seçimlerinde yüzde 11,8 oranında oy alan MSP, Haziran 1977’de 8,6’ya gerilerken MHP oyunu 3,4’ten 6,4’e yükseltti. Bu oy artışı MHP’yi yeni bir stratejiyi uygulamak konusunda cesaretlendirdi. Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı, sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde Türk-İslam Sentezcisi çevrelerin önderliğinde yaratılacak ‘iç savaş’ koşulları gerekçesiyle ordu ve MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloku oluşturma çalışmaları başladı. Partinin yan kuruluşu Ülkü Ocakları vasıtasıyla hayata geçirilen stratejinin acı meyveleri, Malatya, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum katliamları oldu.

12 Eylül darbesi 
1980 darbesi sonrasında olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, yitirilen toplumsal düzenin yeniden sağlanacağı, birliğin ve bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek darbecilerin ideolojik ufkunu yine Türk-İslam Sentezi çizdi. Kurumlar adına öneri yapılmasının yasak olduğu günlerde Aydınlar Ocağı, iki genel başkanı Süleyman Yalçın ve Salih Tuğ’un imzalarıyla iki anayasa taslağını Milli Güvenlik Konseyi’ne gönderebildi. Anayasa Komisyonu üyeleri Şener Akyol ve Yılmaz Altuğ ‘Ocak’ üyesi, Başkan Orhan Aldıkaçtı ise ‘Ocağa’ yakın bir şahsiyetti.

Aydınlar Ocağı bununla da kalmadı, 1981 yılının mayıs ayında ‘Eğitim ve Din Eğitimi Semineri’ düzenledi. Din eğitiminin zorunlu kılınması Aydınlar Ocağı’nın tavsiyeleriyle oldu. Nitekim Süleyman Yalçın, Yeni Gündem dergisinde ortaya çıkan anayasayı şöyle tarif etmişti: “Bizim hukukçu, tarihçi, sosyolog arkadaşlarla çalışarak oluşturduğumuz taslağın içindekilerle Konsey’in bugün kabul ettikleri yüzde 75-80 aynıdır.”

Devlet belgelerinde ‘Sentez’ 
1983 yılında Türk-İslam Sentezi, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) Milli Kültür Özel İhtisas Komisyonu Raporu şeklinde, V. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ek belgesi oldu. Darbe sonrasında TTK’nın yerine açılan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) Türk-İslam Sentezi’nin en önemli ideoloji üretim merkezi oldu. Yedi kişilik yönetim kurulunun cumhurbaşkanı tarafından atanan dört üyesi Prof. Dr. Reşat Kaynar, Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Prof. Dr. Şükrü Elçin ve Vefik Kitapçıgil, Türk-İslam Sentezciydi.
Kurumun 20 Haziran 1986 tarihli 10. oturumunda sunulan raporda Türk-İslam Sentezi’nin temel düsturları tek tek ele alınmıştı. ‘Soydaşlar’, ‘Dış Türkler’, ‘Pan Turancılık’, ‘Türklerin İslamiyet’e hizmetleri’ gibi kavramlar bu tarihten sonra daha sık kullanılmaya başladı.

Fethullah Gülen’in Türkçülüğü 
TSK’ya tüm sevgi ve saygısına rağmen 28 Şubat 1997 darbesinden sonra ABD’ye gitmek zorunda kalan Fethullah Gülen, Türk-İslam Sentezi’nin son büyük temsilcisi oldu. “Benim tasavvurumda bizler milli köklerimizin yeni sürgünleriyiz” diyen Fethullah Gülen, ‘millet’ kelimesinin önüne ‘Türk’ kelimesini koymaktan çoğu kez kaçındı ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri (onun deyişiyle) ‘Türkî dünyalar’ söz konusu olduğunda perhizi bozdu. ‘Kana ve ırka dayalı’ gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri geldiğinde ‘safkan 10 milyon Türk’, ‘özbeöz saf Türk’ demekten kaçınmadı. Çünkü Gülen düşüncesinde Türklük, İslam ve Müslümanlığın kimliksel ve etnik yanını tamamlama işlevini yerine getiriyordu.

Gülen’e göre ilk bakışta ‘Türkiye Müslümanlığı’ gibi bir kavram, İslam’ın evrenselliğiyle çelişir gibi görülebilirdi ancak ‘İslamiyet’in tarih içinde şekillenen sosyolojik bir realite olarak Türklerin İslamiyet’e (içeriğine ve yayılmasına) yaptıkları katkılar göz ardı’ edilemezdi. Ona göre Türklerin Müslümanlığı benimsemesinden sonra zaten ‘nezih’ olan kültürlerini İslam’ın evrensel ilke ve değerleriyle bir üst düzeye çıkarmalarının sonucu ortaya ‘Türkiye Müslümanlığı’ çıkmıştı.

Günümüzde ‘Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ formülasyonunun Türklük ayağı yerinde kalmakla birlikte Müslümanlık ayağı belirgin şekilde güçlenmiş görünüyor. Güçlenmenin sürmesi halinde, Türk-İslam Sentezi/Ülküsü’nün adının değişmesi kaçınılmaz. Yeni dönemin yeni ideolojisinin adını merakla bekliyorum. 

Malatya, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum’da neler oldu?
“Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” ideolojisinin siyasi platformu Alparslan Türkeş’in MHP’si oldu. 3K’yı (Kızılbaş-Kürt-Komünist) etkisizleştirme stratejisi ilk olarak Malatya’da uygulanmaya başladı. Cumhuriyet tarihi boyunca hep CHP’li belediye başkanlarıyla idare edilen Malatya’da, 1977 Aralık’ında yapılan seçimlerde sağ eğilimli bağımsız aday ‘Hamido’ lakaplı Hamit Fendoğlu belediye başkanı seçilmişti. O yıllarda Fırat Nehri üzerine kurulan Keban ve Karakaya barajları yüzünden yerlerinden edilen binlerce kişi Malatya’nın varoşlarına yerleşmişti. İslamcı, milliyetçi, solcu örgütlerin eylemleriyle ortamın iyice gerginleştiği günlerde Malatya’nın çeşitli yerlerinde 17 bomba bulunmuştu. Fendoğlu 7 Nisan 1978’de kendisine gönderilen bombalı paketi 14 Nisan’da aldığı halde işlerinin yoğunluğu yüzünden ancak ayın 17’sinde açmış, patlayan bomba ‘Hamido’yla birlikte iki torunu ve gelininin de ölümüne sebep olmuştu. Nihayet beklenen hareketlilik sağlanmıştı. 18 Nisan sabahı çevre il ve ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi Malatya sokaklarında ‘Dan dan, intikam!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Kahrolsun komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’ sloganlarıyla şehri talan etti. 19-20 Nisan günlerinde devam eden çatışmalar sonucunda sekiz kişi öldü, 100 kişi yaralandı.

Sivas olayları 
Bunu Sivas olayları izledi. 3 Eylül 1978 günü, Alevilerin oturduğu Alibaba Mahallesi’nde çıkan bir çocuk kavgası sırasında kendilerine ‘Ülkücü Gençler’ diyen bir grup tarafından iki kadının öldürülmesiyle başlayan olaylar, ertesi sabah farklı camilerde kılınan bayram namazları esnasında ‘Komünistler, Kızılbaşlar kardeşlerimizi öldürdü’, ‘Müslüman yok mu?’, ‘Allahını seven bizimle gelsin!’, ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’ sloganlarıyla tırmandı. Bilanço dokuz ölü, 350 yaralı idi.

Kahramanmaraş katliamı 
Ama daha korkuncu yoldaydı. ‘Alevi yurdu’ diye bilinen Kahramanmaraş’ta, 3 Nisan 1978’de ülkücü gençler tarafından öldürülen Alevi dedesi Sabri Özkan’ın cenaze töreninden beri süren gerginlik aralık ayında zirveye ulaş(tırıl)mıştı.
‘Görevli’ olduklarını söyleyen birtakım kişiler, Alevilerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmi araçla şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı.
19 Aralık gecesi, ‘Esir Türkler Haftası’ vesilesiyle Ülkü Ocakları tarafından tüm Türkiye’de eşzamanlı gösterilen Sovyetler Birliği aleyhtarı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak?’ adlı filmin gösterimi sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atıldı. Bir grup ülkücü ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl Binası’na saldırdı. 20 Aralık’ta Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 Aralık’ta öldürülen iki solcu öğretmenin cenaze töreninden sonra yürüyüşe geçen grup, karşılarında ‘Komünistler geliyor! Komünistler Ulu Cami’yi yakıyor!’, ‘Ordu bizimle beraber!’, ‘Neden duruyorsunuz, sizde din iman yok mu? Din elden gidiyor!’, ‘Yürüyün, komünistleri öldürelim!’, ‘Alevilere ölüm!’, ‘Yaşasın Türkeş!’ diye bağıran 10 bin kişilik ülkücü grubu bulmuştu. Belediye hoparlöründen yapılan anonsla saldırı başlarken MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Ankara’da İKA haber ajansına şöyle diyordu: “Hükümetin düşmesi belki yarın, belki yarından da yakındır.”
Sonunda olan oldu. 23-24 Aralık 1978 günleri, baltalı, palalı saldırganlar tarafından, resmi rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmi kaynaklara göre bunun en az iki katı insan (çoğu Alevi), balta ve bıçaklarla doğranarak, işkence edilerek, yakılarak katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552 ev ve 289 işyeri tahrip edildi.

Çorum olayları 
Tedavi gördüğü kanser hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da öldürülmesiyle doğan gerilimin hasadı Çorum’da yapıldı. Bu sefer iktidarda Süleyman Demirel’in çoğunluk hükümeti vardı. Haziran ayı boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4 Temmuz 1980 Cuma günü “Komünistler Alaaddin Camii’ne bomba attılar” söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19.00 bülteninde yer almasıyla başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’, ‘Kana kan, intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı. Bilanço, çoğu Alevi 50’den fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla işyeri de tahrip edilmişti.

1977’de bir yandan solcu militanların, bir yandan devlet destekli ülkücü gençlerin rol aldığı siyasi içerikli şiddet olaylarında 231 kişi ölürken bu sayı 1978’de 832’ye, Aralık 1978 ile Eylül 1979 arasında 898’e ve bu tarihten 1980 yılının eylül ayına kadar 2.812’ye çıkmıştı. Son dönemlerde günde ortalama 20 kişi hayatını kaybediyor, bunun birkaç katı insan yaralanıyordu. Öldürülenler arasında ünlü gazeteciler, bilim adamları, sendikacılar, eski başbakanlar vardı. Ülke yangın yerine dönmüştü. İşte bu ortamda 12 Eylül darbesi oldu. Sıra yıllardır itinayla pişirilen bu acı yemeği sağcısıyla-solcusuyla tüm Türkiye’ye yedirmeye gelmişti… 

 
Ayşe HÜR

Özet Kaynakça: Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine,
Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Bozkurt Güvenç ve diğerleri, Türk-İslam Sentezi, Sarmal Yayınları, 1994; İbrahim Kafesoğlu, Türk-İslam Sentezi, Aydınlar Ocağı Yayınları, 1985, S. Ahmet Arvasi, Türk-İslam Ülküsü, 3 cilt, Ocak Yayınları, 1982; H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar, İtalik Yayınları, 1999; Ülkücü Komando Kampları/AP Hükümetinin 1970’te Hazırlattığı MHP Raporu, Kaynak Yayınları, 1997.

Amerikan belgelerinde Türk basını

WikiLeaks’in ifşa ettiği gizli belgelerle ilgili düşüncelerim, gazetemiz yazarlarından Nilüfer Kuyaş’ın 3 Aralık 2010 tarihli “Anarşistlerin bayramı” başlıklı yazısındakilerle neredeyse aynı. Tarihte benzeri olaylar olup olmadığı konusuna gelirsem; evet, var. Örneğin Osmanlı Devleti’ni Britanya ve Fransa arasında nüfuz bölgelerine ayıran 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması, 1917’de Rusya’da iktidarı ele geçiren Sovyet hükümeti, Çarlık idaresi tarafından yapılmış tüm gizli anlaşmaları kamuya açıklamasaydı belki de hiçbir zaman bilinmeyecekti. Bu ifşaat o yıllarda pek etkili olmamıştı ama günümüzde “büyük devletlerin Türkiye’yi bölme” komplolarına karine olarak sık sık gündeme getiriliyor.

1979 Tahran krizi

4 Kasım 1979’dan itibaren 444 gün boyunca İranlı gençlerce işgal edilen Tahran’daki ABD Elçiliği’nin kâğıt kıyma makinesinde bulunan belge parçaları, 250 kişilik bir genç kız grubu tarafından birleştirilmiş ve 1985’te 61 cilt halinde yayımlanmıştı. Ancak ABD, hâlâ bu belgelerin büyük bir bölümünün ABD’yi “Büyük Şeytan” olarak göstermek isteyen İslam devrimcileri tarafından imal edildiğini ileri sürüyor.
Türkiye’deki en ünlü olay ise 1964 haziranında Kıbrıs’a çıkartma yapmakta ısrar eden İnönü Hükümeti’ne yazılan kaba Johnson Mektubu’nun kamuoyundan saklanan içeriğinin, 11 Ocak 1966 tarihli Hürriyet gazetesinde Cüneyt Arcayürek tarafından yayımlanmasıydı. Bu ifşaat o günden beri etkisini koruyor.

Dickson Mektubu

Bugün pek hatırlanmayan bir başka olay ise eski darbeci Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın 6 Temmuz 1966’da TBMM’de, o günlerde Türkiye’den ayrılmış olan CIA’in Kara Ataşesi Albay Dickson’ın bir Türk ajanıyla yaptığı yazışmayı ifşa etmesiydi. Albay Dickson’a göre Türkiye’nin politik hayatında ordu her zaman istikrarı tayin eden birinci unsurdu. Ancak, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bazı subayların ordudan atılması ABD’nin nüfuzunu ciddi biçimde engellemişti. 1966’da yine bazı ABD karşıtları hakkında bir tasfiye kararı alınmıştı. Ekindeki liste birçok ünlü solcunun adını içeren “Dickson Mektubu” o günlerde özellikle sol çevrelerde büyük yankı uyandırmıştı.

Nazi yanlısı gazeteciler

Ama ancak 60 yıl sonra ortaya çıkan ve pek yankı uyandırmayan belgeler de var. Örneğin araştırmacı Rıfat N. Bali’nin “II. Dünya Savaşı Yıllarında Nazilerin Türk basınını etkileme çalışmaları”, (Toplumsal Tarih, S. 152, Ağustos 2006, s. 26-30) adlı makalesinde ele alınan, Ankara’daki Askerî Ataşelik tarafından düzenlenmiş ve ABD Genelkurmay Başkanlığı Savaş Bölümü Askerî İstihbarat Bölümü’ne sunulmuş 4 Aralık 1944 tarihli istihbarat raporu gibi.
Kaynağı “sabık bir Alman ajanı” olan, “Türk basınını etkilemek isteyen Almanların gayretleri” başlıklı raporda Cumhuriyet’in sabık başyazarı Yunus Nadi hakkında şunlar yazılı: “Her ne kadar emekli olarak yaşadığı varsayılsa da, artık başyazı yazmasa da halen gazeteyi kontrol eder ve yönetir. Bir zamanlar mebustu ancak taraflı (ve Alman yanlısı) yazıları ve faaliyetleri nedeniyle emekli olmaya mecbur edildi.”
O yıllarda Almanya sempatisi yüzünden adı ‘Yunus Nazi’ye çıkan Yunus Nadi’nin oğlu ve gazetenin başyazarı Nadir Nadi ise şöyle tanıtılıyor: “Onun da Nazi yanlısı olduğu sanılmakta. Nadir şu anda babasının fikirlerini kaleme alan bir elden fazla bir şey değildir.”
Raporda Doğan Nadi hakkında “Bir Amerikalı kadınla (gençlik soyadı Hudson) evli, (Yunus Nadi’nin) diğer bir oğlu. Kuvvetli bir karakter değil, fazla bir ehemmiyeti yok” deniyor.

Almanlardan alınan rüşvetler

1925’te İstiklal Mahkemesi’nce kapatılan ancak 1940’ta tekrar yayımlanan Tasvir-i Efkâr gazetesinin Başyazarı Ziyad Ebüzziya hakkında ise şöyle not düşülmüş: “Gazetesinde yayınlanan başmakaleleri okuyan birisi, gazetenin Mihver [Almanya ve müttefikleri] yanlısı olduğundan şüphe duymaz. [Alman Basın Ataşesi Hugo] Seiler, Tasvir-i Efkâr’a cömertçe para ödedi. Başyazının kim tarafından yazıldığını tespit etmek, yazarın üslubuna aşina olunması istisnası dışında genellikle zordur zira birçoğunda imza olarak sadece gazetenin adı var.”

Tasvir-i Efkar yazarı Peyami Safa ise, “Fena halde içki içen bir dejenere. Ayık olduğu zaman iyi yazar. Almanlar onu sadece maaşa bağlamışlardı. Seiler kendisine ayda 1.500 lira öderdi” sözleriyle raporda yerini almış.

Rapora göre Son Posta “İstanbul’un önemli bir akşam gazetesi. Arada sırada bir başmakale dışında, Mihver yanlısı görüşleri yok. Bundan, Selim Ragıp Emeç (başmuharrir) mesuldü. Hiçbir zaman çok yukarıya tırmanmaya hevesli olmayıp, Seiler’in emri üzerine Alman yanlısı ılımlı bir başyazı yazmakla yetinirdi. Buna karşılık, mutad üçer aylık dönem zarfında her gün (teslime dilmeyen) 2000 nüsha gazetenin bedeli kadar para alırdı. (Almanlar hiçbir zaman aynı anda üç aydan daha fazla bir dönem için abonelik satın almadılar.)”

Kumar borçları nasıl ödendi?

Raporda, kökü 1918’e dayanan Akşam gazetesinin kurucusu ve başyazarı Necmettin Sadak hakkında söylenenler ise yenilir yutulur cinsten değil: “Mebus ve TBMM Hariciye İşleri Komisyonu azasıdır. Sadak, kendisinden çok daha genç ikinci zevcesinin İstanbul Jokey Kulübü’nde kumar oynarken ciddi miktarda para kaybetmesinden dolayı, geçtiğimiz birkaç ay zarfında ciddi mali sıkıntı içindeydi. Yaklaşık sekiz ay önce, Türkiye’nin Almanya ile münasebetlerini kesmesinden birkaç ay önce, 1.228 bin liralık borcu birikmişti. Kısa bir süre sonra Sadak ailesinin Almanlardan satın aldığı gıcır gıcır bir arabayla İstanbul’da dolaştığı görüldü. Aynı zamanda başyazılarda yeni bir Mihver yanlısı tavır kendini belli etti. Ancak her zaman kazandığından çok daha süratli para harcayan ve mali destekte bulunduğu iki evli kızı olan Sadak’ın kısa süre sonra başı yine beladaydı. Akşam’ın ortağı olan Kazım Şinasi (Dersan) ona borç para verdi ve karşılığında gazetedeki hissesini ipotek ettirdi.”
Rapor şöyle bitiyor: “Türk basınına iane dağıtan, Seiler dâhil bütün Almanlar şimdi ya Türkiye’de enterne edilmiş vaziyetteler veya ülkeyi terk ettiler. Rüşvet dağıtmak için halen kaynaklar mevcut ve bunlar Japon Sefareti’nin siyasi ajanı Viscount Aoki tarafından denetlenmekte. Ancak Aoki’nin bu paranın ne kadarını harcamakta olduğu bilinmemekte.”
***

Amerikan diplomatları Babıâli’de

Rıfat N. Bali’nin “Amerikan Milli Arşivleri Belgelerine Göre Altmışlı Yıllarda Türk Basını”, (Tarih ve Toplum, S. 240, Aralık 2003) adlı makalesine konu olan Amerikan belgelerinde ise Türkiye-ABD ilişkilerinin Kıbrıs başta olmak üzere pek çok nedenle aşırı derecede ısındığı 1960’ların sonlarında ABD’li diplomatların Türkiye’de yayımlanan önemli gazetelere dair değerlendirmeleri var.

Ilıcak’ın Tercüman’ı

Örneğin ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nca 12 Nisan 1967 tarihinde yazılmış bir raporun konusu “33 yaşındaki çalışkan işadamı Kemal Ilıcak’ın” Tercüman Gazetesi. Raporda Ilıcak’ın Ziraat Bankası’ndan aldığı iki milyon lira ile aile dostu Henri Maçoro’nun aynı miktardaki sermaye desteği ile İngiltere’den aldığı beş web ofset makinesi ve Tercüman’ın nerelerde basılacağı, mevcut tirajı (206.317) ve hedeflediği tiraj (539.401 ile Hürriyet’i geçmek) hakkındaki değerlendirmelerden sonra şöyle deniyor:
“Ilıcak Başbakan Demirel’i yaklaşık ayda bir kere Ankara’da ziyaret etmekte, gazetesi Demirel hükümetine kuvvetli destek vermeye devam etmekte. Böylece gazetenin tirajındaki bir artış basının hükümete verdiği desteği arttıracaktır. Mamafih Tercüman okurlarının her halükârda AP’yi [Adalet Partisi] destekledikleri de çok muhtemel. Tercüman’ı diğer hükümet yanlısı İstanbul gazetelerinden ayıran özellik AP’nin popülaritesinin dayandığı Menderes mistiğini galiba kapmış olmasıdır. AP’nin yarı resmî yayın organı Son Havadis’in aksine Tercüman AP çizgisini müdafaa etme amacıyla polemiklere girmekten sürekli kaçınmakta; en büyük rakibi Hürriyet’in aksine köşe yazarları kullanmakta; Haber’in aksine muhafazakâr bakışı geniş bir şekilde ortaya koyan durumlardan kaçınmakta; Yeni İstanbul, [Babıâli’de] Sabah ve Bugün’ün aksine dinî konulara önem vermekte ancak dengeli bir tutum izlemekte.”

Garantili formül

Raporda Tercüman’ın yayın siyasetinin başarılı olmasını sağlayan formül şöyle tarif ediliyor:”Millî ve uluslararası haberleri İstanbul’un en ciddi günlük gazeteleri olarak kabul edilen Cumhuriyet, Yeni Gazete ve Milliyet kadar ciddi bir şekilde değerlendirme; kanunların müsaade ettiği ölçüde Menderes’ten ara sıra saygılı bir şekilde söz etme; dinî konulara saygılı ancak fazla göze batmayacak bir şekilde yer verme ve başyazılarda ara sıra dinî konuları tartışma; Atatürk’ün dil inkılâbı ile dinî inkılâplarına oldukça zeki ve ölçülü bir şekilde muhalif olma; CHP ve özellikle partinin lideri İsmet İnönü’yü şiddetli eleştirme; AP’yi destekleme; özel sektörü destekleme ve Komünizme muhalefet yapma.

Tercüman’ın Birleşik Amerika’ya karşı dostane bir tavrı var. Sık sık Amerika yanlısı haberlere yer vermekte ancak çoğu zaman Amerika aleyhtarı bir karikatür dizisini de devam ettirmekte. Genel olarak Tercüman’ın formülü, Türk terimlerine göre, ılımlı muhafazakâr olarak tanımlanabilir. Daha fazla okur elde etmedeki başarısı da geniş sayıdaki okur-yazar Türklerin hâlihazırdaki durumları hakkında büyük ölçüde fikir vermektedir.”

Mukaddesatçı Yeni İstanbul

ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun Yeni İstanbul Gazetesi hakkındaki 27 Ağustos 1968 tarihli “görüşme notu” ise epey uzun. Bunun nedeni, başlığının kenarında “Muhafazakâr, mukaddesatçı ve milliyetçi gazete” yazan Yeni İstanbul’un 8 Temmuz 1968 tarihinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Parker T. Hart’ın CIA’e gönderdiği bazı “gizli belgeleri” yayımlaması olmalı. Aslında belgeler o günlerde çok popüler olan gençlik lideri, eski TMTF Dış Münasebetler Müdürü Deniz Gökkılıç’a ABD’nin Kültür ve Eğitim Mübadelesi programı çerçevesinde yapılan bir davetle ilgiliydi ama Yeni İstanbul bu haber sayesinde birkaç gün de olsa, ABD’li istihbaratçıların “aşırı solcu” diye niteledikleri Akşam gazetesi kadar çok satmıştı. Konsolosluk yetkililerini gazeteyi ziyaret etmeye yönelten sıcak gelişme ise, Çekoslovakya’nın SSCB tarafından işgal edilmesine atıfla, Türkiye’nin ilişkilerinde bazı düzenlemeler gerektirse de, NATO üyesi kalması gerektiğini vurgulayan başyazıydı.

Cumhuriyet’ten transfer

Görüşme notuna bakılırsa, Akşam bu belgeleri yayımlarken Cumhuriyet’in Dış Haberler Müdürü olan Kayhan Sağlamer’le Cumhuriyet’in Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Erol Dallı’ya altışar bin lira maaşla Yeni İstanbul’un ortak Genel Yayın Müdürlüğü teklif edilmişti. Sağlamer, konsolosluk yetkilileriyle konuşurken Yeni İstanbul’un yayımladığı gizli belgelerle alay etmiş ve kendisinin döneminde bu tür ‘saçmalıkların’ olmayacağına söz vermişti. Dallı ise Yeni İstanbul’un Cumhuriyet kadar aşırı solda olmayacağını fakat daha çok ılımlı solcu Milliyet’le rekabet edeceğini söylemişti.
Rapor şöyle devam ediyor: “Dallı’nın dediğine göre Yeni İstanbul uzun vadede başarılı olmayı hedefliyor. Bu yüzden gazeteyi hanımların okuması için kocaların gazeteyi eve getirmelerini sağlayacak tefrika romanlar yayınlamaya devam edecek. Böylece çocuklar Yeni İstanbul’u evlerde de görebilecekler. Tefrikalar aynı zamanda Anadolu’daki köylüler gibi boş vakitleri çok ve eğlence imkânları az olanlar için de cezbedicidir. Dallı’ya göre Hürriyet basit ve düzgün yazı üslûbu, cinayet ve seks haberlerinin bolluğu nedeniyle Anadolu’da çok başarılı olmuştu. Anadolu’da en çabuk büyüyen gazete ise fanatik dinî görüşleri nedeniyle bir tehlike teşkil eden Bugün’dü. Yeni İstanbul’un [ise] ılımlı bir etkisi olacağını ummaktadır.”

Kemal Uzan’ın sihirli formülü

Yeni İstanbul ile ilgili 10 Eylül 1968 tarihli ve “Aşırı Sağdan Ortanın Soluna” başlıklı raporda ise tanıdık bir isimle ve tanıdık yöntemlerle karşılaşıyoruz: “Solcu Cumhuriyet gazetesinden Yeni İstanbul’a transfer olan mini etekli bir genç bayana göre Yeni İstanbul’un sahibi, hâlâ tirajı arttırmanın sihirli formülünü arayan aynı adam: Kemal Uzan. Bu bayanın raporu düzenleyen Konsolosluk yetkilisine söylediğine göre, Uzan eski çalışanları tarafından masonları ‘teşhir eden’ tefrikaların gazete için iyi olacağına kolaylıkla ikna edilen ‘çılgın’ bir adam. Bu bir işe yaramayınca gazeteyi daha önce muhafazakâr Tercüman gazetesinde çalışan (ve şimdi Tercüman’a dönen) CHP üyesi Oktay Verel’in yönetimine teslim etti. Verel, Konsolosluk yetkilisine Yeni İstanbul’da daha ılımlı bir siyaset güdeceğini söyledi ve bir süre böyle bir siyaset güttü. Gerçi mason aleyhtarı tefrikalar devam etti ancak bunlar zamanla azaldı ve sonra terk edildi, fakat sansasyonel yazılar devam etti. Bunlar arasında zaman zaman azınlık, hükümet veya Amerika aleyhtarı lezzetli yazılar da vardı. Uzun bir Ermeni aleyhtarı tefrika [“Ermeni Meselesi ve Perde Arkası”, 8 Temmuz-16 Ağustos 1968] daha yeni sona erdi…”

Metin Toker’in AKİS’i

ABD Ankara Büyükelçiliği’nden merkeze gönderilen 5 Ocak 1968 tarihli “AKİS’in ölümü” başlıklı raporda ise o günlerde yayınını durduracağını açıklayan haftalık siyaset dergisi AKİS’le ilgili değerlendirmeler var. Raporda derginin neden kapandığına dair şunlar söyleniyor: “AKİS’e ilginin azalmasının birçok nedeni vardır. Daha önce olduğu gibi İsmet İnönü [artık] haber değeri olan bir şahsiyet değil. AKİS çoğu zaman [İsmet] Paşa’nın ne düşündüğünü öğrenmek için satın alınıyordu. Genellikle Paşa’nın AKİS’i yayınlayan damadı Metin Toker’e bilgi sızdırdığı veya dergiyi balon haber uçurmak için kullandığı kabul edilirdi. Günlük basında siyasi yorumların çoğalmasıyla birlikte haftalık siyasi dergiler gittikçe daha az popüler olmakta. Toker, etkili Milliyet gazetesinde sütun sahibi olmasından ve Demirel hükümetinin AKİS’in acı tenkitlerine maruz kalan Menderes hükümeti kadar kolay bir hedef olmamasından etkilenerek yayına son vermiş olabilir. (…) Bazı gözlemciler AKİS’in kapanma sebebini Toker’in daha kârlı bir geçim şekli araması, Kim (ortanın solu CHP) ve Ant’ın (TİP yanlısı) AKİS’in okur kitlesine derin bir şekilde nüfuz etmelerine bağlamaktalar…”

AKİS’in Amerikan karşıtı çizgisine karşılık Büyükelçilik raporunda şu satırları görmek şaşırtıcı olabilir: “Akis özlenecektir. Kim, Ant, Yön ve Yarın dergileri gibi sadece bir haftalık siyaset dergisinden ötesinde bir şeydi. Bir müesseseydi. Dedikodu sütunu daima ağız sulandırıcı ve genellikle doğru idi. Tiyatro ve müzik tenkitleri yüksek vasıflı yazılardı. Türk liderleriyle ilgili biyografik bilgiler de faydalı idi. Time modeline göre hazırlanmış dikkati çeken bir formatı ve gazetecilik üslûbu vardı…”

Aşırı Solcu Akşam

ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun 20 Şubat 1968 tarihli “Aşırı Solcu Akşam: Amerikalıların Dostu” başlıklı raporu ise145 bin tirajlı Akşam gazetesinin sahibi Malik Yolaç ve Makale ve Fıkralardan Sorumlu Müdür Doğan Koloğlu ile yapılan görüşmeleri özetliyor. İlhami Soysal, Akşam’ın 8 Şubat 1968 tarihli sayısındaki “İkili Antlaşmayı açıklıyoruz” başlıklı yazısında NATO ülkelerinde bulunan ABD komutanlarına olağanüstü hallerde gerekli bölgeleri işgal etmeye yetki veren “USCINCEUR OPLAN” başlığını taşıyan “gizli” ve “çok gizli” damgalı belgeleri yayınlamıştı. Bu yayınla birlikte sol kesimler ABD ve NATO aleyhtarı kampanyalarına hız vermişlerdi.
Rapordan anlaşıldığına göre PEVA’nın 1967’de yaptığı bir araştırmada öğrencilerin yüzde 30,8’inin, hükümet görevlilerinin yüzde 25,8’inin Akşam okuduğunun belirtilmesi üzerine Konsolosluk Amerika karşıtı haberleri düzeltmek için Akşam kadrolarını yakın markaja almış.

Şeytan’ın Gör Dediği

Rapor Akşam’ın İkili Antlaşmalar, NATO, Kıbrıs ve Vietnam konusundaki Amerikan karşıtı tavrı konusundaki şikâyetlerden ve bunların düzeltilmesi için yapılan girişimlerden sonra şöyle devam ediyor: (…) Yolaç, tamamı imzalı makalelerden oluşan ikinci sayfaya dokunamadığını belirttiğinde ikinci sayfada yer alan (hemen hemen tamamiyle Amerikan aleyhtarı bir içerik taşıyan taşlama köşesi) ‘Şeytanın Gör Dediği’ni kimin yazdığını sorduk. Yolaç köşenin tüm gazete çalışanlarının ürünü olduğunu ve bu nedenle yoldan saptığında düzeltilebileceğini söyledi. Öte yandan, Çetin Altan veya İlhami Soysal imzalı makalelere dokunulamayacağını belirtti. Yolaç, Altan’ın köşesinin yanındaki “Düşünceye saygı” sütununda çeşitli gönüllü yazarların imzalı makalelerinin yer aldığını söyledi ve eğer biz de Amerikan siyaseti hakkında bir yazı yazmak istiyorsak “virgülüne dokunmadan” o sayfada yayınlanacağını ekledi…”
Rapordan anlaşıldığına göre bu cömert teklifin ardında o günlerde Doğan Koloğlu’nun Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaretten yargılanması ve hükümetten gelmesi muhtemel baskılar olmalı. Nitekim Yolaç ile Koloğlu, ABD’li yetkililere daha sık biraraya gelinmesi teklifinde bulunmuş Akşam’ın haberlerinde görülebilecek hataların düzeltilmesi için kendileriyle irtibata geçmelerini istemiş.
Bu teklifler merkez tarafından beğenilmiş olmalı ki, Konsolosluğun Enformasyon Memuru W. Demitz, ABD’nin NATO nezdindeki Büyükelçisi Harlan Cleveland’ın NATO hakkında yazacağı bir makaleyi yayımlayıp yayımlamayacaklarını sormak üzere 20 Şubat 1968’de Malik Yolaç’ı tekrar ziyaret etmiş. Yolaç bunu makalede Türkiye’nin NATO içinde oynadığı rol ve üyeliğinin NATO’ya getirdiği avantajlara değinilmesi şartıyla kabul etmiş. Konsolosluk raporu, “Akşam okurlarının ilk defa bazı NATO yanlısı olguları ve argümanları okumaları kesinlikle zarar getirmeyecek, aksine kimi faydalar sağlayabilecektir” diye bitiyor.
Raporda YÖN dergisi ile ilgili değerlendirmeler de var ancak yerimiz bitti. Bu belgelere bakılırsa, ABD’nin o günkü kadroları bugünkülerden (hele de Eric Edelman’dan) çok daha nitelikli raporlar kaleme almışlar…
***
Ayşe Hür

Not: Yazıya kaynaklık eden yazıları http://www.rifatbali.com adresinde bulabilirsiniz.

فلسطين‎ ,Filasṭīn, Falasṭīn, Filisṭīn,Παλαιστίνη, Palaistinē,Palaestina, פלשתינה Palestina

bölüm 2
 
Dönüm noktası: Balfour Deklarasyonu  
Birinci Dünya Savaşı arifesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, hem Büyük Devletlere, hem Siyonistlere hem de Arap milliyetçilerine büyük cesaret vermişti. Aslında nüfus dağılımına bakıldığında 1914’de Filistin’deki durum Siyonist argümanlara hiç uygun değildi. Değişik kaynaklara göre, bölgede 525 bin ila 683 bin Müslüman’a karşılık, 40 ila 80 bin arasında Yahudi yaşıyordu. Siyonistlerin bütün çabası, Büyük Devletlerin Filistin’e göçe izin vermesi ve desteklemesiydi.
Yeni yeni siyasallaşan Arap milliyetçiliğinin ise ortak bir programı yoktu. Örneğin Türk tarih yazımında ‘Arapların Türkleri sırtından hançerlemesi’ olarak yer etmiş Mekke Şerifi Hüseyin’in isyanı Hicaz’daki kabileler tarafından bile tam desteklenmemiş, Mısırlı entelektüeller arasında büyük huzursuzluk yaratmış, Suriyeli ve Iraklı milliyetçiler, Hüseyin’e çok uzak durmuşlardı. Filistin’in Hüseyin’e ilgisi olmamış, Hüseyin’in Filistin’e ilgisi ise Kudüs’ün kutsallığıyla sınırlı kalmıştı. Ancak zaman içinde, gerek Siyonistler, gerekse Arap milliyetçileri ulus-devletlerini kurmayı başardılar. Sadece Filistinlilerin hayali gerçekleşmedi. Bunun nedenlerine daha sonra değineceğim. Şimdi İsrail Devleti’nin kuruluşuna giden yolu açan ünlü mektuba değinelim.
Tarihî mektup
Lloyd George kabinesinin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un Britanya Parlamentosu’nun Yahudi asıllı üyesi Lord Walter Rothschild’e yazdığı 2 Kasım 1917 tarihli kısa mektupta şöyle deniyordu: “Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist Organizasyonun bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”
Muğlak ifadeler
Deklarasyonda kullanılan dil zaman içinde herkesin kendi arzularına göre yorumlanmasına olanak verecek kadar muğlaktı. Örneğin Siyonistler ‘yurt kurma’yı ‘devlet kurma’ olarak okuyorlardı. Sonra ‘Filistin Yahudilerin milli yurdudur’ denmiyordu bunun yerine ‘Filistin’de Yahudilere bir yurt’ kurulmasından söz ediliyordu. Bunu telafi etmek için, Yahudi olmayan topluluklardan söz ediliyordu ama Filistinlilerin adı anılmıyordu. Yahudi olmayan toplulukların gözetilecek hakları vatandaşlık hakları ve dini haklar olarak tarif edilirken, Yahudilerin hakları ‘politik statü’ gibi daha farklı bir terimle tarif ediliyordu. Kısacası, deklarasyon Siyonistleri memnun etmemişti ama hiç yoktan iyiydi.
O günkü Britanya hükümetinin tek taraflı beyandan ileri gitmeyen bu beyanın başka garip yanları da vardı. Birincisi bu beyanı yapan Britanya’nın Filistin’le ne tarihte, ne o dönemde hiçbir ilişkisi yoktu. İkincisi, hakkında beyanda bulunulan Filistin, hukuken ve fiilen Osmanlı toprağıydı. Üçüncüsü, bu beyanın kime yapıldığı belli değildi. Nitekim, Balfour Lord Rothchild’den mektubu Siyonist Organizasyona iletmesini rica etmişti. Peki, Siyonist Organizasyon kimleri temsil ediyordu?
Kudüs’ün düşmesi
Balfour Deklarasyonu’nun ilanından üç hafta sonra General Allenby komutasındaki İngiliz ve Arap birlikleri Kudüs’ü Osmanlılardan teslim aldılar. Bunu Osmanlı birliklerinin Suriye cephelerinde yenilgiye uğratılması izledi. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile tüm Filistin, Britanya’nın kontrolüne bırakıldı. Böylece, yukarıdaki sorulardan ikisi cevaplanmış oldu: Britanya, ilerde kendisinin olacağından emin olduğu bir toprak hakkında beyanda bulunmuştu.
Siyonistler Britanya’nın ‘Yahudilere Filistin’de bir yurt kurulması’ derken, bir devlet kurmaktan bahsetmediklerini kısa sürede anladılar ama koşullar uygun olmadığı için sineye çektiler. Hatta Siyonist önderlerden Nahum Sokolow bir adım daha ileri gitti ve ‘Bazıları deklarasyonun bağımsız bir Yahudi devleti kurulmasını amaçladığını söylüyor. Halbuki Yahudi Devleti hiçbir zaman Siyonist programın bir parçası olmamıştır” dedi.
Ardından Britanya yetkilileri, Mekke Şerifi Hüseyin’i temin ettiler ki, Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verilecekti. Şerif Hüseyin böylece Filistin’e Yahudi göçünün sürmesine izin verdi.
Faysal-Weizmann Anlaşması
3 Ocak 1919’da geleceğin düşman kardeşleri, Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’la Haim Weizmann Akabe’de buluştular. Faysal’a İngilizler tarafından vaat edilen Irak ve Suriye’de kurulacak Arap Devleti ile Filistin’de kurulacak Yahudi yurdu hakkında konuştular. Ardından bir deklarasyon imzaladılar. Buna göre Yahudilerin Filistin’e göç etmesini teşvik etmek ve canlandırmak için gerekli tüm tedbirler alınacak, mümkün olan süratle Yahudi göçmenler birbirine yakın yerleşim alanlarına iskân edileceklerdi. Bu tedbirler alınırken, Arap köylülerin ve araziyi kiralayanların hakları korunacak ve ekonomik gelişimlerini sağlayacak şekilde yardımda bulunulacaktı.
Ancak, 6 Temmuz 1919’da toplanan Büyük Suriye Kongresi’nde, Faysal’dan daha tecrübeli Arap milliyetçileri bu kadar yumuşak davranmadılar. Kongre, ‘Yahudi yurdu’ ile ‘Yahudi devleti’nin aynı şey olmadığını, Siyonist Organizasyonu tanımadıklarını, buna karşılık Suriye ve Filistin’de yaşayan Yahudilerin diğer vatandaşlarla eşit sorumluluk ve haklara sahip olacaklarını ilan etti. Kongre ayrıca, Yahudilerin Filistin’e, bir deniz kavmi olduğu sanılan Filistîlerden daha sonraki bir tarihte gelmesini ima ederek ‘Yahudilerin iki bin yıl önce bu topraklarda işgalci olmalarından doğan haklarını tanımayacaklarını’ belirtti.
Kongre’de söylenenleri dinleyen Arthur Balfour, 11 Ağustos 1919 tarihinde Britanya hükümetine verdiği memorandumda şöyle demişti: “Dört Büyük Devlet, Siyonizme taahhütte bulundular. Siyonizm, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, kökü asırlarca geriye giden bir geleneği, bugünkü ihtiyaçları, gelecekteki umutları temsil ediyor ve bu antik topraklarda yerleşik bulunan 700 bin Arabın arzuları ve önyargılarından daha derin bir önemi ifade ediyor.”
Görünen o ki, Büyük Devletler, 90 yılda, Balfour’un açıkladığı noktadan bir adım ileri gitmiş değil!
Balfour Deklarasyonu neden yapıldı?
Balfour Deklarasyonu’nun baş mimarlarından Sir Mark Sykes’ın oğlu Christopher Sykes, Crossroad to Israil (Londra 1965) adlı eserinde ‘Kimse Balfour Deklarasyonu’nun niye yapıldığını bilmez’ diye yazmakta haklıydı. Mark Sykes 1919’da gripten öldüğünde Christopher Sykes henüz 12 yaşında olduğu için cevabı bilmiyor olması doğaldı. Halbuki pek çok kişi, o sırada Manchester Üniversitesi’nde kimya profesörü olan Haim Weizmann’ın, Britanya donanmasının kullandığı dumansız barutun (cordite) imalatında kullanılan asetonu, bakteriyel fermantasyon yolu ile imal etmeyi başardığı için ödüllendirildiğini ileri surer. Bunu düşündüren bir ifade Lloyd George’un War Memoirs (Londra, 1936) adlı eserinde vardır. Ancak Weizmann özel bir sohbetinde, bu efsaneye ilişkin şu ironic açıklamayı yapmıştı: “Herkes benim büyük bir kimyager olduğumu söylüyor. Tam bir saçmalık. Ama eğer Siyonizm davasına hizmet ettiysem, bu iddiayı kabul edebilirim.”
Weizmann haklıdır, çünkü bulduğu yöntemle aseton üretmek pek mümkün olmamıştır. Ancak, mümkün olsaydı bile, Britanya’nın bir avuç aseton karşılığı emperyal çıkarlarına uymayan bir adım atması beklenemezdi.
Sykes-Picot Antlaşması
Bugün savaş dönemine ait belgeleri ve hatıratları inceleyen araştırmacılar esas olarak iki senaryo üzerinde duruyor. Bunlardan ilki çok bilinen bir senary 1916 ilkbaharında Britanya adına Sir Mark Sykes ile Fransa adına George Picot’nun imzaladığı gizli Sykes-Picot Antlaşması’na göre (ki anlaşmanın varlığından 1917 Devrimi’nden sonra Bolşevik yöneticilerin Çarlık idaresinin imzaladığı bütün gizli antlaşmaları açıklamaları sayesinde haberdar olunmuştu) Ortadoğu, Fransa ve Britanya’nın otorite alanlarına ayrılıyor, Filistin de Fransa’nın payına bırakılıyordu.
Bu durum, Britanya’nın hoşuna gitmemişti. Çünkü bu hat, Britanya’nın sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nu Rusya’ya ve Fransa’ya karşı korumak açısından çok önemliydi. Ancak 1915 yılında Gelibolu’nda yaşanan hezimetten sonra, Britanya, Fransız müttefiklerine daha bağımlı hale gelmişti ve Filistin’i Fransızlara bırakmaya razı olmak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşmanın mimarı olan Mark Sykes ise bu tavizden dolayı ‘günah keçisi’ ilan edilmişti. Britanya, Balfour Deklarasyonu aracılığıyla, Filistin’de Fransızların temsil ettiği Hıristiyan çıkarları ile Müslüman çıkarları arasında bir denge kurmak istemiş olabilirdi. Mark Sykes’in deklarasyonun ateşli taraftarı olmasının nedeni, muhtemelen Sykes-Picot Antlaşması’nı telafi etmek istemesiydi.
Bu tezin zayıf yanı, Britanya’nın aynı zamanda Haşimi Ailesi (Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları) aracılığıyla Arap kartını da oynamasıydı. Bilindiği gibi, Britanya’nın Siyonistlere verdiği bu taviz, Araplara karşı durumunu güçleştirmiş, Britanya 1947’ye kadar, Filistinlilerle Siyonistlerin arasında dengeyi sağlamakla uğraşmıştı.
Ortadoğu değil Avrupa cephesi
İkinci senaryoya göre, Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Ortadoğu politikalarından çok, Avrupa’daki savaş politikalarıyla ilgiliydi. Çünkü 1917 Nisan’ından itibaren Britanya savaşta zorlanmaya başlamış, ABD’nin İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa sokulması, Rusya’nın savaştan kopmasının engellenmesi, Fransızların Filistin’den uzak tutulması ve Almanların Siyonistlere çengel atmasının önlenmesi önem kazanmıştı.
Bu hedeflerin ortak noktası Yahudilerdi. Öncelikle Britanya Yahudileri, kendi Yahudilerine pogrom’lar düzenleyen ‘Yaşlı Otokrat’ Rusya ile ittifak yapılmasına karşı çıkıyordu. Bu tepki, Rusya Romanya’nın Karpatlar bölgesindeki ve Polonya’daki Yahudileri sürmeye başladığında zirveye çıkmıştı. Aynı gerekçelerle Avrupalı ve Amerikalı Yahudi finansörlerden bazıları Rusya’daki Romanov Hanedanı’na kredi açmayı reddetmişlerdi. Ama daha kötüsü, Britanya Dışişlerine akan bir dizi istihbarat raporuna bakılırsa, Rusya, Polonya ve Romanya Yahudileri Almanların beşinci kolu gibi çalışıyordu. Benzer bilgiler İstanbul’daki konsolosluktan da gelmişti. Herzl, Abdülhamit ve Kayzer arasındaki görüşme trafiği, Siyonistlerin de Alman yanlısı politikalara yakın olduğunu düşündürmüştü.
Kadim önyargılar mı?
Bu algı önyargıya, yanlış istihbarata, tek yanlı değerlendirmelere dayanıyordu (örneğin Rusya Yahudileri Bund Hareketi dışında Menşevikleri destekliyordu ve devrimden sonra savaşın devamından yana tavır almışlardı) ancak sonuçta Britanya Dışişleri yetkililerin kafasında, ister Britanya’da, ister ABD’de, ister Rusya’da, ister Osmanlı ülkesinde olsun birbiriyle bağlantılı, uyumlu politikalar güden, varlıklı, güçlü, Britanya’ya düşman, Alman yanlısı Yahudi imgesi canlanmıştı. Savaşı kazanmak için dünya Yahudilerinin kazanılması gerektiğini düşünmüşlerdi. Deklarasyonu yayımlarken, Siyonistlerin dünya Yahudilerini temsil ettiğine inanmaları, Britanyalı yöneticilerin naifliğinden mi yoksa Weizmann, Sokolow, Samuel gibi Siyonist liderlerin becerisinden mi sorusuna gelince, ‘her ikisi de’ demek doğru olur.
Bu senaryoyu savunanların ima ettiği ilginç nokta, Balfour Deklarasyonu’nun Britanya’nın Yahudi sevgisinden değil, modern anti semitizmden doğduğu, arka planda, Yahudilerin dünyayı kendi amaçları uğruna kollektif bir şekilde yönetmek için komplolar kuracaklarına ilişkin kadim korkunun olması. Yani, Britanyalı karar alıcılar, inanmak istediklerine inanmışlardı.
Bu iddiayı destekleyen bir husus olarak da, Balfour Deklarasyonu’nu hazırlayan Balfour, Sykes, O’Beirne, Ormsby-Gore, Wickham-Steed gibi kadroların aslında anti semitik kişiler olduğunu söylüyorlar. Bu tabloya uymayan tek kişi Başbakan Lloyd George’tu ama, bazı araştırmacılar aslında onun da ‘inceltilmiş’ bir anti semitik olduğunu söylerler.
Balfour Deklarasyonu’na en büyük muhalefet Britanya Hükümeti’nin Hindistan’dan Sorumlu Bakanı Yahudi kökenli Edwin Montagu’den gelmişti. Montagu’ye göre bir Yahudi devletinin kurulması, Yahudilerin halen yaşadıkları ülkelere sadakatlerinin sorgulanmasına neden olabilirdi. Bu da yeni bir anti semitizm dalgası demekti. Montagu dünyanın değişik ülkelerinde eşit vatandaşlar olarak yaşamanın, Filistin’de Siyonist bir getto’ya kapatılmakla değiştirilemeyeceğini söylüyordu. Montagu’nün temsil ettiği kesimler Yahudilerin tarihsel olarak başlarına gelenlerden kalkarak Filistinlilerin haklarının yok sayılmasının ahlaki olarak ne anlama geldiğinin farkındaydılar.
Siyonizmin babası Theodor Herzl’e göre, Avrupa’nın anti semitikliği, İtilaf Devletleri’nin bir Yahudi devleti kurulmasına ön ayak olmasında temel itici güç olacaktı! Sonuca bakınca Herzl’in haklı olduğunu kabul etmek gerekiyor…
İttihatçılar ve Siyonizm ilişkisi
İttihatçıların yabancıların denetiminde bir Mason locası yerine, 1909’da Osmanlı Büyük Doğusu adlı ‘yerli’ bir loca kurdukları, bu locanın üstatlığına da Talat Paşa’nın getirildiği bilinir. Bu ve başka ilişkiler yüzünden bugün bazı kişiler, 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanını bile, Abdülhamit’in Siyonistlere satmadığı Filistin topraklarıyla ilişkilendirirler.
1910 yılında Osmanlı Büyük Doğusu, İskenderiye’de ararda dört loca açınca, içlerine Mısır’ı kaybetme korkusu düşen İngilizler de İttihatçılara yöneltilen Masonluk/Siyonistlik suçlamalarına destek verirler. Meclis’te bu konuda pek çok konuşma yapılmıştır.
Talat Paşa’nın savunması
Ancak, Filistin’e Yahudi göçü ya da Siyonizm gibi konular Osmanlı Meclisi’nde çok az görüşülmüştür. Bu konuda en şiddetli tartışmalar 1911 şubatındaki bütçe görüşmeleri sırasında yapılmıştır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan Dersim Mebusu Lütfi Fikri ve Gümilcine mebusu İsmail Hakkı Beyler, İttihatçı hükümeti bazı kredi anlaşmalarında Siyonistlerle işbirliği yapmakla suçlamışlardı. İsmail Hakkı Bey’e göre, Siyonizm dehşetli bir illetti ve Siyonizmin hedefi, bölgedeki Yahudi sayısını arttırarak Filistin’den Mezopotamya’ya uzanan bir devlet kurmaktı. Bu suçlamalara hem Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa hem Dahiliye Nazırı Talat Paşa hem de meclisin Yahudi mebusları karşı çıkmışlardı. Onlara göre bir Yahudi devleti kurulması gibi bir hedef yoktu, Osmanlı Devleti ile Siyonistler arasında ilişki de yoktu. Bu tartışmalarda, Meclisin Arap kökenli milletvekilleri hükümetle muhalefet arasında ikiye ayrılmıştı. İTC Aydın mebusu Ubeydullah Efendi muhalefetin kin ve nefretle hareket ettiğini iddia edince, Arap mebuslar muhalefete destek çıkmışlardı.
Konunun Meclis’in gündemine ikinci gelişi Mayıs ayında, Dahiliye Nezareti’nin bütçesi görüşülürken olur. Kudüs mebusu Ruhi el Halidi, hükümetin Siyonizm denen ‘dahili meselelere’ yönelik tavrını öğrenmek ister. Halidi’nin Siyonizmden, semitizmden, Herzl ve Mendelhsonn’un teorilerinden, Siyonizme taraftar olan ve karşı olanlardan söz eden uzun konuşmasını Türk ve Arap kökenli mebuslar ilgiyle dinlerken, Yahudi mebuslar tepki gösterirler. Halidi’nin ardından söz alan bir diğer Kudüs mebusu Said el Hüseyni ise, Taberiye’nin dörtte üçünün, Hayfa’nın dörtte birinin Yahudiler tarafından ele geçirildiğini söyleyerek hükümeti umarsızlıkla suçlar. Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın buna cevabı, Yahudilerin Hicaz hariç, imparatorluğun her yerinde toprak almaya hakları olduğu yolunda olur. Arnavut mebus Hafız İbrahim de, Yahudilerin Suriye ve Irak’ı ele geçireceği korkusuyla alay ederek, Talat Paşa’ya destek verir. Ertesi gün, Siyonist önderlerle ilişkisi olan Bulgar mebus Dimitri Vlahog Yahudi göçünün ekonomik yararlarından söz ettiğinde, Arap mebuslar onu protesto ederler ancak tartışmalar daha fazla sürmez ve bütçe görüşmeleri içinde konu unutulup gider.
 
Ayşe HÜR

فلسطين‎ ,Filasṭīn, Falasṭīn, Filisṭīn,Παλαιστίνη, Palaistinē,Palaestina, פלשתינה Palestina

Bölüm 1
 
Siyonizm ideolojisinin doğuşu
İsrail’in Gazze’ye yönelik gayrı hukuki, gayrı insani, gayrı ahlaki harekâtı sürüyor. AB yarım ağızla İsrail’i kınadı. BM Güvenlik Konseyi bir basın açıklaması bile yapmadan dağıldı. Arap Birliği’nin, İslam Konferansı Örgütü’nün, Arap ülkelerinin ve İran’ın sesi çıkmıyor. ABD her zamanki gibi İsrail’i destekliyor. Türkiye’de ise tersine çok büyük bir hassasiyet var. Öyle ki, bazı gruplar siyasi eleştiri sınırını aşıp, ‘Yahudilere ölüm’, ‘İsrail’i yok edin’ deme noktasına vardılar. Bu yazı dizisinde, İsrail-Filistin çatışmasının tüm boyutlarını, tüm ayrıntılarını kapsama iddiasında değilim. Böyle bir şeyi yapmak için ne bu sayfalar yeter, ne benim bilgim. Sadece, uzun, karmaşık ve dramatik tarihçenin 1970’lere kadarki bölümünden bazı sahneler sunmaya çalışacağım. Belki böylece bazılarının neden sessiz kaldığını, bazılarının neden çok bağırdığını daha iyi anlayabiliriz.
Dreyfus Davası
21 Temmuz 1906’da, Paris’teki Ecolé Militaire’in (Askeri Akademi) avlusunda zayıf ve ciddi yüzlü orta yaşlı bir askere Legion d’Honneur nişanı takılıyordu. Bu kişinin adı Alfred Dreyfus’tu. Rütbelerinin iade edilmesi töreninde “Çok yaşa Dreyfus!” diye çılgınca bağıran halka, Yüzbaşı’nın yanıtı “Hayır beyler hayır, çok yaşa Fransa!” oldu. Halbuki yaklaşık 12 yıl önce aynı yerde rütbeleri sökülürken, aynı halk ‘Yahudilere ölüm’, ‘hainlere ölüm’, ‘Yahuda’ya ölüm’ diye haykırmıştı. Ve bu iki tören arasındaki yıllar sadece Alfred Dreyfus’un değil, tüm Fransa’nın, Avrupa’nın önemli bir dönemecini oluşturuyordu.
Ancak bu olaydan etkilenen bir kişi daha vardı. Bu kişi, Viyana’da yayınlanan Neue Freie Presse’in Paris muhabiri olarak izleyen Theodor Herzl’di. Fransa’nın askeri sırlarını Almanlara verdiğinden şüphelenilen Yahudi Yüzbaşı Dreyfus’un, 19-22 Aralık 1894 tarihinde görülen dava sonunda, paranoyak devlet görevlileri ile Yahudi düşmanı basının kışkırttığı isterik halk yığınlarının baskılarıyla vatana ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkûm edilmesini izleyen Herzl, dava boyunca Paris halkının sokaklarda ‘Yahudilere ölüm!’, çığlıklarıyla dolaşmasından çok etkilenerek, 1896’da, politik Siyonizmin manifestosu olan ‘Yahudi Devleti’ adlı kitabını yazmıştı.
Asimilasyondan Siyonizme
Theodor Herzl, 1860’da Macaristan’da doğmuş, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göçetmiş, Yahudi Aydınlanması (Haskala) anlayışına bağlı bir hukuk doktoruydu. Tevrat araştırmacısı Moses Mendhelsonn tarafından 1770’lerde geliştirilen Haskala’nın esasını, Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek Yahudi olmayan kültürlerin içinde erimesi fikri oluşturuyordu. Nitekim Herzl o tarihe kadar kendini bir Alman yazarı olarak tanımlıyordu. Ancak, kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. “Antisemitizm hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklindeydi.
Ancak, böylesi radikal bir değişimin Dreyfus Davası’nın görüldüğü kısa sürede tamamlanması pek inandırıcı değildi. Muhtemelen, Herzl bu konu üzerinde çoktandır düşünüyordu. Çünkü Habsburg topraklarında 1870’lerden itibaren, antisemitizmin de, Almanlaşmak, Macarlaşmak veya Polonyalılaşmak gibi asimilasyoncu eğilimlerin de en uç örnekleri yaşanıyordu.
Anti-semitizmin kısa tarihi
Herzl’de derin dönüşümlere neden olan ‘Yahudi ırkından gelenlere duyulan fanatik nefret’ diye özetlenebilecek anti semitizmin tarihi çok eskilere gider. Yahudi inanışına göre, İsrailoğulları en mutlu günlerini MÖ. 10. Yüzyıl’da, Süleyman’ın krallığı döneminde yaşamışlardı. Süleyman’ın ölümünden sonra, Asurlular ile Mısırlılar arasındaki savaşlardan zarar görmüşler, Babil Kralı Nabukadnezar’ın MÖ. 586’da Süleyman’ın Tapınağı’nı yıkmasının ardından Babil’e sürülmüşler, İranlı Ahimened Kralı II. Kiros tarafından esaretten kurtarılmışlar, Büyük İskender döneminde Makedonya Krallığı’nın tebası olmuşlar, İskender’den sonra Mısır ve Helen egemenliği arasında gidip gelmişlerdi. Yahudi tarihinde dönüm noktasını, Süleyman’ın Tapınağı’nın MS. 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus’un oğlu Titus’un askerleri tarafından yerle bir edilmesi oluşturuyordu.
Hıristiyanlığın pençesinde
Roma’ya ikinci kez başkaldırdıkları 132-135 yıllarından sonra İmparatorluğun çeşitli bölgelerine göç etmek zorunda kalan Yahudilerin durumu, Roma’nın Hıristiyanlığı kabulünden sonra daha da zorlaştı. Tahmin edileceği gibi Hıristiyanlar (Katolikler), Yahudileri İsa’yı öldürdüğü ya da öldürttüğü inancı yüzünden sevmiyorlardı. Ayrıca, Katolikler İsa’nın, Yahudilerin asırlardır bekledikleri, Yahudi dini metinlerinde anlatılan Mesih olduğuna inanıyorlar, Yahudiler ise İsa’yı Mesih olarak kabul etmiyorlardı.
300’lü yılların başında İspanya’da Yahudi erkekle evlenmek yasaklandı. 1215 Lateran Konsili’nde Yahudilerin (ve Müslümanların) özel giysiler giymesi zorunlu kılındı. 1348-1351 arasında Avrupa’nın üçte birini yok eden Büyük Veba Salgını sırasında ‘günah keçisi’ ilan edilerek Doğu Avrupa’ya göçmek zorunda bırakıldılar. 1492’de İspanya’dan sürüldüler. İlk kez 1516’da Venedik’te getto denilen duvarlarla çevrili mahallelere çekilmek zorunda kaldılar. Roma’daki son Yahudi getto’su 1870’dekaldırıldı.

Modernleşmenin karanlık yüzü
Ortaçağ’dan beri tarımla uğraşmaları, üniversiteye girmeleri, askerlik yapmaları ve kamu görevlisi olmaları yasak olan Yahudilerin, faaliyet gösterebilecekleri tek alan olan ticaret ve bankacılıkta elde ettikleri başarılar Yahudi düşmanlığını pekiştiren bir unsur oldu.
Aydınlanma düşüncesi ve 1789 Fransız İhtilali’nin yarattığı özgürlük ortamından diğer gruplar gibi Yahudiler de yararlandı. 1799’da Napolyon, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka’nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü verdi, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştiremedi. 1840’ta, Kudüs’teki Britanya temsilcisi Lord Palmerston ‘Britanya İmparatorluğu’nun yüksek çıkarlarını korumak üzere’ bir Avrupalı Yahudi Yerleşim Kolonisi kurma fikrini ortaya attı ama arkası gelmedi.
Yönetim kademelerinde ve politik yaşamda daha çok yer aldıkları gibi sahip oldukları finans gücü ile modernizasyonun itici güçlerinden biri olan Yahudilerin bu durumları paradoksal olarak iki cepheden; Yahudi sermayesine karşı sınıfsal kini Yahudi düşmanlığı ile karıştıran Sosyalistlerden ve Yahudiliğin dinsel düşmanı olan Katolik Kilisesi’nden tepki gördü. Bu iki kesimin yönlendirdiği geniş halk kesimleri ise Yahudileri şeytanlaştırma işinde çok ileri gittiler. Rusya’da Yahudiler 1881’den 1940’lara kadar pogrom adı verilen katliamlarda can verdiler. Rusçada ‘ayaklanma’ anlamına gelen pogrom’lar, sivil halk tarafından Yahudilere karşı yapılan saldırılardı. Ancak bu saldırılar kolluk kuvvetlerinin göz yumması ya da yardımıyla yapılıyordu. 1940’tan sonra ise gaz fırınlarında can verdiler…
Basel Kongresi’ne doğru
Herzl’in projesinin adı Siyonizm’di. ‘Siyon’ eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki tapınak tepesinin adıydı ve Yahudi/Musevi tarihi boyunca Kudüs’le eş anlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmişti.
Kuzeyde Aşağı Litani Nehri’nden, güneyde Gazze Vadisi’ne, batı Arabistan Çölü’nden doğuda Akdeniz’e uzanan, bugünkü İsrail ve Ürdün’le Mısır’ın bir kısmını içeren bölgenin Filistin’in adı, MÖ 12. Yüzyıl’da Ege Adaları’ndan (büyük ihtimalle Girit’ten) kalkarak Anadolu, Kıbrıs ve Suriye’yi yakıp yıktıktan sonra Mısır’a saldıran ancak Mısırlılar tarafından püskürtüldükten sonra bugünkü Tel Aviv-Yafa’dan Gazze Şeridi’ne kadar uzanan bölgeye yerleşen Filistîler adlı bir deniz kavminin adından geliyordu. Yani Filistîler bir Arap kavmi değildi. Mitolojiye göre, zamanla komşu bölgelere yayılan Filistîlerin en büyük düşmanı, bölgeye onlardan sonra gelen İsrailoğulları olmuştu. Filistîler, İsrailoğullarına karşı ilk yenilgiyi, MÖ 10. Yüzyıl’da Davud döneminde yaşamışlardı.
Projesindeki dinsel referanslara rağmen, Herzl’in Siyonizmi, dinsel bir proje değil, seküler, siyasi bir projeydi. Siyonist hareketin Herzl’den sonraki ikinci adamı olan Max Nordau da Torah inancını gençliğinde terk etmiş, Protestan bir Almanla evlenmiş, Alman kültürünü benimsemiş bir asimilasyonistti. Herzl, Nordau ve diğer tüm Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Yahudi dini ve Mesih inancı, Yahudilerin rehavete kapılmalarına neden oluyor, devletlerini kurmak için çaba göstermelerini engelliyordu.
Nitekim Siyonistlere iki gruptan tepki geldi. Asimilasyoncu Yahudiler Siyonizmin boş yere düşman kazanıp rahatlarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını savundular. Pek çok haham ve rabbi ise Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarını seküler hale getirileceğini ileri sürerek, Siyonizmi adeta bir küfür saydılar. Ancak daha sonra bazı din adamları, Filistin’de kurulacak bir devletin, Mesih’i beklerken Yahudilik ruhunun ayakta kalması için iyi bir durak olacağını düşünerek Siyonizme destek verince, Siyonizm hem seküler, hem dinsel unsurları etrafında toplamayı başardı. Herzl başkanlığında, 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Örgütü kurularak, uluslararası çapta örgütlenmenin ilk adımı atıldı ve her yıl yapılan kongrelerle Yahudilere bir yurt arama girişimlerine hız verildi.
Herzl ile Abdülhamit neler konuştu?
Siyonistlerin İslamcı politikaları ile tanınan II. Abdülhamit’le ilişkileri konusunda çelişik bilgiler vardır. Abdülhamit, 1890’da yayımladığı iki irade ile Siyonistlerin Filistin’e girmelerini önlemek için gerekli tedbirlerin alınmasını emretmişti. Herzl’e göre, 1896-1902 arasında Abdülhamit’le görüşmek için pek çok kez girişimde bulunmuştu. Girişimlerinden ilki 1896 Haziranında yapılmış, Abdülhamit’in hafiyelerinden Leh asıllı Kont Philipp de Newlinski aracılığıyla Filistin karşılığında beş milyon altın teklif edilmiş, Abdülhamit bu teklifi reddetmişti.
Herzl 1898’de Kutsal Toprakları ziyaret eden Kayzer II. Wilhelm’le buluşmuş ve Almanların koruması altında Filistin’de bir arazi şirketi kurmayı önermişti. Kayzer ilk anda anti-Semitik duygularla, Yahudileri Avrupa’dan uzaklaştırma fikrine sıcak bakmış, rivayete göre konuyu Abdülhamit’e de açmış, ancak Abdülhamit’in sıcak bakmaması üzerine, Siyonistlere destek vermekten vazgeçmişti.
Bir başka girişim, 4 Haziran 1900’de Abdülhamit’in bir başka hafiyesi Macar Yahudisi Şarkiyatçı Arminius Vambery aracılığıyla yapılmıştı. Ama cevap yine olumsuzdu. Ancak Şubat 1902’de Abdülhamit’in huzuruna çıkmayı başaran Herzl, günlüğüne Abdülhamid’in devlete tabi olmayı kabul eden tüm Musevilere kapıları açmaya istekli olduğunu, fakat insanların yerleştirileceği bölgelere hükümetin karar vereceğini, Filistin hariç olmak üzere Mezopotamya, Suriye, Anadolu ve hemen hemen her yerde kolonileşmeye izin verileceğini yazmış ve yazısını, “içinde Filistin’in olmadığı bir imtiyaz!” diye bitirmişti. Bu, Herzl’in istediği imtiyaz değildi. Aynı yılın Ağustos ayında Abdülhamit’in, yeni bir teklifi gelmişti ancak bu ilkinden daha elverişsizdi. Herzl’in günlüğünde ‘Türk devleti için 20 milyon pound harcadık ama hala sonuç alamadık’ şeklindeki ifadeler ise daha da kafa karıştırıcı.
Ancak, Abdülhamit döneminde Filistin’e Yahudi göçünün arttığını iddia edenler vardır. Bu iddiaların doğru olup olmadığını anlamak kolay değil çünkü, söz konusu dönemlere ait güvenilir nüfus istatistikleri yoktur. Örneğin Osmanlı salnamelerine göre 1878’de Filistin’de yaklaşık 404 bin Müslüman, 44 bin Hıristiyan ve 25 bin Yahudi (10 bini yabancı uyruklu olarak kaydedilmiş) yaşarken, 1893 nüfus sayımına göre, yaklaşık 372 bin Müslüman, 43 bin Hıristiyan, 9 bin Yahudi yaşıyordu. Bir başka kaynağa göre ise, 1893’te 80 bin Yahudi yaşıyordu. Bu sayılardan, Abdülhamit dönemine ilişkin doğru bir çıkarımda bulunmak zor.
Abdülhamit’in Filistin’deki mülkleri
Öte yandan, Yahudilerin, Filistin’in yerli ahalisinden 40 bin dönüm toprak satın aldığı, 30 kadar koloni kurduğu, ünlü Yahudi zengini Baron Rothschild’in Fransa’nın tanınmış tarım okullarından uzmanlar getirttiği ve avokado, zeytin, üzüm yetiştirmeye çalıştığı, şarap bağları ve parfüm imalathaneleri kurdurduğu iddiaları var. (Öke, s.41)
Eğer bu iddialar doğruysa, Yahudilerin Filistin’de Abdülhamit’in bilgisi dışında mülk satın alması mümkün değil. Çünkü bugün biliyoruz ki, 33 yıllık saltanatı süresince Abdülhamit doğrudan satın alıp geliştirerek, boş arazileri tarıma açıp sahiplenmeye uygun yasalardan yararlanarak, miras yoluyla Anadolu, Filistin, Suriye, Irak, Yunanistan, Arnavutluk, Bingazi (Libya) ve Kıbrıs’ta geniş çaplı emlak ve sayısız işletmeyi uhdesine geçirmişti. Bu bağlamda, Suriye’deki en verimli toprakların üçte biri (üç milyon dönüm), Filistin’deki (özellikle Gazze’de) ekilebilir toprakların yedide biri (1.036.000 dönüm), Irak’ın o tarihteki petrol yataklarının en zenginlerini özel mülkü yapmıştı. 1909’da tahttan indirildikten sonra Meclis, Abdülhamit’e ait tüm taşınmazlara el koymuş, bu mallar daha sonra Türkiye Cumhriyeti hazinesine aktarılmıştı.
Abdülhamit’in mirasçıları 1920’de bu nedenle dava açmışlar, yıllar sonra, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Hilafetin İlgası’na dair kanun hükmü uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu’nda Padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti dahilinde tapuya kayıtlı taşınmazlarının ulusa aktarıldığını hükme bağlamıştı. Ancak mirasçılar yılmadı ve uluslararası mahkemelerde davayı yenilediler. Filistin’de açılan dava on yıl sonra Yafa’dan Kudüs’e, Kudüs’ten Londra’ya gönderildi; sonra tekrar Kudüs’e döndü. 1944’te Yahudi göçüne imkan sağlayacak arazilerin mülkiyetini devir ve davadan Yahudi vakıfları lehine feragat belgesi karşılığı Irak petrollerinin işletmesinden payla birlikte para önerildi. Varislerin bu teklifi reddetmesinin ardından 1945’te Kudüs İstinaf Mahkemesi davayı reddetti.
Uganda Projesi
Herzl bu arada Britanya ile Sina Yarımadası (El Ariş) için görüşmeler de yapmış ama kabul ettirememişti. Fransa herhangi bir Avrupa Devleti tarafından tek yönlü olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin destekleneceği ilan edilecek olursa, Suriye kıyılarında demir atmış Fransız donanmasını harekete geçireceği tehdidini savurunca, Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önerdi. Herzl, 1903’te Kişinev pogrom’unun (‘Kişinev Paskalyası’ diye bilinen pogrom, üç gün sürmüş ve 45 kişi ölmüştü) etkisiyle teklifi kabul ederken, ilerde halefi olacak Dr. Chaim (Haim) Weizmann, reddetti. Nitekim ertesi yıl Uganda’ya gönderilen heyetin raporu da olumsuzdu. Bölge vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûndu.
1904’te Herzl’in ölümü de eklenince Uganda meselesi kapandı ancak planın reddi, hem Britanya’nın hevesini kaçırdı hem de Siyonist hareketi ikiye böldü. Nachman Syrkin’in temsil ettiği Sosyalist Siyonistler ve Israil Zangwill’in temsil ettiği İskân Teşkilatı nerede olursa olsun İsrail devletinin kurulması için çalışmaya başladılar. (Arjantin, Kanada hatta Texas gibi seçenekler üzerinde durulmuştu.) Ancak Herzl’in yerini alan Haim Weizman işi sağlama aldı ve 1904’ten itibaren Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Weizmann ve arkadaşları çabalarının meyvesini, tam 13 yıl sonra toplayacaklardı…
Dona Gracia Mendes’ün büyük hayali
31 Mart 1492’de Kastilya Kraliçesi İsabella ve Aragon kralı II. Ferdinand tarafından çıkarılan ‘Kovma Fermanı’ ile Hıristiyan inancı uyarınca vaftiz olmayı kabul etmeyen Yahudilerin İspanya’dan ayrılması emredilince, Yahudilerin bir kısmı kerhen de olsa din değiştirmiş, bir kısmı sığınabilecekleri bir yurt aramaya başlamıştı. Yahudi göçmenleri Cadiz’den almaya gelen gemilerden ikisini Osmanlı İmparatoru II. Bayezit göndermişti. Yahudiler bu olaydan dolayı, Osmanlı Devleti’ni hep minnetle andılar. Ancak, yüzyıllar boyu sürecek göçler sonunda yüzbinlerce Yahudi’nin sadece 60 bini Osmanlı ülkesine, 23 bini Portekiz’e, geri kalanı ise Hollanda, İtalya, Fransa, Kuzey Afrika ve Yeni Dünya’ya gitmek zorunda kalmıştı.
1492’de İspanya’dan Portekiz’e göç eden Yahudi ailelerden birinin oğlu olan Jozef Nasi ve halası Doña Gracia Mendes’in yolu Anvers, Venedik ve Ferrera’dan geçtikten sonra, Kanuni Sultan Süleyman’la kesişti. Rivayete göre Yahudi doktoru Jozef Hamon’dan Mendes ailesinin hikâyesini dinleyen Kanuni, bazılarına göre tamamen insani nedenlerle, bazılarına göre dönemin en etkili ve zengin ailesi olan Mendesler’in İstanbul’da olmaları İmparatorluğa güç katacağı için, ailenin İstanbul’a göç etmesine izin vermişti.
Avrupa kraliyet aileleri ile ilişkileri yüzünden Kanuni tarafından ‘Frenk Bey Oğlu’ diye onurlandırılan Nasi, Kanuni’nin oğlu II. Selim tarafından da Ege Denizi’ndeki ‘Naksos ve Kiklad Adaları’nın Dükü’ ilan edilmişti. Nasi, düklüğünü İstanbul’dan, Kuruçeşme’deki sarayından yönetmiş ve esas olarak diplomasi, politika, ticaret ve bankerlikle uğraşmıştı. Dona Gracia ise, bu işlerinde yeğeninin en büyük yardımcısı olmuştu.
Taberiye’de Yahudi Yurdu
Doña Gracia ve Jozef Nasi’nin en büyük projesi Yavuz Sultan Selim tarafından 1517’de Osmanlı Devleti’ne katılmış olan Arz-ı Filistin’de bağımsız bir Yahudi yerleşimi kurma girişimiydi. İkili, 1558-1560 arasında Kanuni’nin izniyle Kudüs, Hebron ve Safed’le birlikte Yahudilerin dört kutsal kentinden biri olan antik Tiberias’da (Taberiye) toprak satın almışlardı. Tiberias, o zamanlar tamamen harabe halindeydi. Saraydan 1561’de, epey yüklü bir kira bedeli karşılığında Tiberias ve civardaki sekiz köy Jozef Nasi’nin yönetimine verilince, hayal gerçek olmaya başladı. 1564/65 kışında şehrin duvarları yenilendi. Tiberias’ı ekonomik açıdan bağımsız kılmak için koyun besiciliği ve ipek böçekçiliği ile uğraşan bir vakıf kurulduktan sonra İtalya’daki Yahudilere Tiberias’a gelip yerleşmeleri için bir davet mektubu gönderildi. Ancak, Yahudileri ikna etmek mümkün olmadı. Çünkü Filistin’e ancak Mesih’in öncülüğünde gitmek gerektiğine inanıyorlardı. 1569’da, bir süredir hasta olan Doña Gracia ölünce Yahudilerin Tiberias cennetine yerleşme hayali 19. Yüzyıl’ın sonuna ertelendi.

Ayşe Hür, Taraf Gazetesi.