Bilgi Formatı Açısından Alak Sûresinin Tefsiri

Bilgi Formatı Açısından Alak Sûresinin Tefsiri
Sûre 19 âyettir. 95. sûresidir. ( 95/19 = 5 ) olarak, Kur’anın düzenli bir bilgi olduğunu gösterir. ( 19 ile ilgili kitabımıza bakınız! )
1. âyet: “ Her şeyi terbiye edip geliştiren, her şeyi şekillendiren ( formatlayan ) Rabbinin ismi ( belirlenmiş reel noktaları ) ile oku! ( Hafızanın derinliklerindeki bilgileri söyle! Açıkla! ) ”
2. âyet: “ O Rabb ki, insanı rahme yapışan alaktan ( zigottan ) şekillendirmiş. ”
[ Zigot, döllenmiş ve rahme taalluk etmiş, kişinin DNA bilgilerini içeren kök hücreler demektir. ]
3. âyet: “ Oku! ( Beyninin derinliklerindeki bilgiyi açıkla… ) Rabbin çok çok ikram ve inâyet ( özel ilgi ve destek ) sahibidir. ”
[ Yani ayrıca senin hayatını da bir bilgi ve vahiy yapar. ]
4. âyet: “ O ki, tedrîcen kalem ile öğretir. ”
[ Alfabe, hukuk, kutsallık, edebiyat gibi soyut değerleri de tedrîcen öğretir. ]
“ Alleme ”, tedrîcen öğretmek demektir.
5. âyet: “ O Rabbin, insanın bilmediğini ona tedrîcen öğretendir. ”
[ Evet, insanın şahsî hayvânî beyninin kapasitesinden öte, soyut değerler kollektif bir bilinç ile tarih içinde insanoğluna peyderpey öğretilmiştir. Ve Hz. Muhammed’e peygamberliği sağlayan bu insanî birikimden ayrı olarak, kâinatın ve geçmişin katlanmış bir kütüphanesi olarak bilinçaltından sonsuz bilgilerin deşifre edilmesidir. Onun için Kur’an “ nar ” ın düzenliliğinden bin kat daha fazla, tevâfuklar ve bilinçli düzenlilikler gösterir.
Yani nasıl ki nar, bütün geçmiş evrenin ekolojik bir meyvesidir. Kur’an da öyle; fakat ayrıca sonsuz soyut değerleri de veriyor. ]
6. âyet: “ Fakat insan bu sonsuz kapasitesini, mal gibi, somut veriler için harcadığından azar. ”
7. âyet: “ Kendini zengin ve müstağni görünce! ”
[ Altıncı âyet sayısal değeri ile özellikle bu asrımıza bakıyor. ]
8. âyet: “ Fakat o, bu azgınlığın cezasını hemen bulur. Ve neticede Rabbinin terbiyeciliğinin bir yasası olan gelişmeye geri döner. Çünkü her şey Rabbine ( Onun yasasına ) döner. ”
9-10. âyetler: “ Gördün mü, o kişiyi ki; bir kul namaz kıldığı zaman, onu namazdan alıkoyar. ”
11-12. âyetler: “ Gördün mü? Ya, o kul doğru yol üzere ise? Veya değerleri korumak için çırpınıyorsa? ”
[ Tefsirlerde bu kulun Hz. Muhammed olduğu ve Ona engel olanın da Ebu Cehil olduğu yazılıdır. Fakat, 6. âyetin sayısal değeri ve bu âyetlerin Hz. Peygamber’e “ Gördün mü? O kulu... ” diye ayrı olarak hitap etmesi, bu yasakçının ve bu kulun başka birileri olduğunu gösterir. Veya bu cümle kaziye-i münteşiredir yani ara sıra böyle şeyler olacak demektir. Ayrıca sebeb-i nüzul ayetlerin evrenselliğine aykırı değildir. ]
13. âyet: “ Gördün mü? O kişi, nasıl yalanladı ve sırt çevirdi! ”
14. âyet: “ Bilmiyor mu? Allah her şeyi görüyor, diye! ”
15. âyet: “ Evet eğer o, bu yasaklamaya son vermezse Biz onu alnından yakalayacağız. ”
16. âyet: “ Yalancı ve yanlış bir alın!.. ”
17. âyet: “ İşte o, bu ölümünde, meclisini çağırsın! ”
18. âyet: “ Biz de, zebânîleri çağıracağız. ”
19. âyet: “ Hayır kesinlikle sen ona boyun eğme! Secdeye kapan! Allah’a yaklaşmaya bak! ”
[ Bu son 19. âyet Ebu Cehillerin istibdadından kurtulmak için 3 prensibe işaret ediyor:
a) Sivil itaatsizlik... ( Yani şiddete başvurmadan...)
b) Secde ve sonsuzluk gibi soyut manevi değerlere sığınmak!
c) Ebu Cehil, İslam’ın firavunu diye bilinir. Âhirzamanda, firavun-meşrep 27 deccal olacak, diye rivayetler var.
Gerek firavunun ve gerek deccalların yanlışı, evrensel, sonsuz değerlere karşı kör materyalizmi kabul etmeleridir. Yüce değerleri öldürmektir. Medeniyetlerini sadece madde ve beden üzerine bina etmeleridir. Zaten deccal, “ kandıran ” demektir. Mesela komünizm, insanlara hürriyet ve adâlet vaad etti. Fakat insanları daha çok esir etti; ve daha çok onlara zulmetti.
İşte bu âyet “ yaklaş, yakar ” derken, onların o prensiplerinin doğrusunu, ve ilkelerinin gerçeğini, doğrusunu yapın, insanlara söyleyin ( yani şiddete baş vurmayın! ) demektedir.
Fakat maalesef bu çağımızın bir bedbahtlığıdır ki, dindarlar dahi, değerleri, hizmeti, maddî parada görüyorlar. Evrensel manevi soyut değerleri bilmiyorlar. Başka bir şekilde milleti kandırmış oluyorlar.
Mesela: Bir büyük ilahiyatçı, bir TV kanalı, bir cemaat, çıkıp 3000 hata ve yanlış tercümeyi içeren bir meali ( Kur’anı hurafe yığını olarak yansıtan bir meali ) en iyi meal diye millete yutturdular.
Bu dindarların, bir yanıltması ve deccallık yapması da, Allah’ı, vahyi, ruhu ve meleği 3 boyutlu, nesnel; ve şekil asıllı birer varlık olarak görmeleridir.
Bu şekilci dindarlar, maddeyi bir şeytan olarak görüyorlar. Kâinatın doğal, sonsuz bilinç ve bilgi içeren özünü inkâr ediyorlar. Avrupa’da Kilise’ye karşı ve İslam Dünyası’nda cemaatlere karşı Ateizm haklı çıkıyor. Yani külahlar değişmiş oluyor. ]
Halbuki, Hz. Muhammed’e ( ASM ) inen bu ilk 5 âyet, 14 kelimesiyle vahyi ve kutsal bilgiyi mucizeli bir şekilde açıklıyorlar. İşte:
İlk İnen Vahiy ve Vahyin Mahiyeti
A) “ İkra’ ” kelimesinin etimolojisi, kırbanın içinde geri kalan az su, ana rahminin içinde kalan kan demektir.
İşte, hafızamızın içine giren bilgilerin bir kısmı depolanır. Yani hayata ve kâinata gerekli olanları kalır. Rahimde de, bu geri kalan bilgiler, şeklen kan gibi olan kök hücrelerin DNA’sında kayıtlıdır.
Demek burada “ Oku ” emri, bu doğal ve evrensel bilgileri bil, gör ve açıkla manasındadır. Yani burada Arapça bir metnin olup olmaması sorun değil. Olabilir de, olmayabilir de…
Biz modern millet olarak bu emri okuma-yazma olarak ele aldık. Oranı % 80’ e çıkardık. Fakat bu orandaki insanların biyolojiden, soyut ve doğal değerlerden haberi olmadığından neticede % 100 câhil bir toplum olduk. Osmanlı’da oran % 6 idi. Fakat onların çoğu allâme idi.
B) “ İsim ”, etimolojik olarak “ kabaran, görünen belirti veya varlık ” demektir. Yani Allah varlık olarak sınırsız somut ve sonsuz soyutu içerdiğinden biz Onu tam bilemeyiz. Ama Onun belirlenen nokta yansımaları ile —ki, her yansıma bir isimdir— biliriz. Ki, Ehl-i Sünnet’e göre isim ile müsemma aynıdır. ( İşarâtü’l-İ’caz )
Demek Müslümanlar emprik bazda, sonsuzluğu gerektiren inanç ile, sınırlılığı isteyen ve laboratuara girebilen bilgiyi —özellikle fen bilgilerini— birbirine karıştırmamaları gerekir.
C) “ Rabb ”( Terbiye Edici ), yani gerçek bilgi evrim ile gelişir; ve birikir. DNA olur, uzay olur, sosyal soyut yasalar olur v.s. Demek eğer bir bilgi varlığı geliştirmiyorsa, o, doğru ve tam bir bilgi değildir. Çünkü evrimde, gerileme ve anlamsız değişme olmaz. Daima tekâmül ve gelişme olur.
D) “ Halakà ”, maalesef dindar Nurcular ve Kilise, bu kelimeyi “ Yoktan var etmek ” diye çeviriyorlar. Halbuki —Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi— bütün ehl-i aklın ittifakı ile yoktan var etmek, muhaldir. ( 26. Lem’a, 11. Rica )
Ve bütün Arapça dil kitaplarında bu kelime, “ şekillendirdi ” demektir. Yani, şekilsiz enerjinin içine bir form girer. O enerji bu form sayesinde bir şekil alır. O format, o nesnenin bir nevi ruhu olur. Demek, canlı-cansız her şey bir bilgidir, bir vahiydir. Fuzûlî’nin dediği gibi, insan âdem olsa her zerre onun için bir Cebrâil olur.
Veya Ahmed-i Hanî’nin deyimiyle, Mevlanâ gibi insan bulunursa, bütün dünya Şems-i Tebrizî olur.
Maalesef, 2500 sene önce, Aristo, bu “ form ” a metafizik dedi. Şekilsiz maddeye de fizik dedi. İnsanlar, Ortaçağ karanlığında, Onun metafizik dediğine fizik dediler. Ve heyula dediği maddenin premiyer şekline de manevi varlık dediler.
E) “ İnsanı şekillendirmiş. ” Evet insan, aslında sıradan bir hayvandır. Fakat onun beyni diğer hayvanlar gibi, hemen devreye giren yazılımlara aktif olarak sahip değildir. Potansiyel olarak sahip olduğu yazılımlar zamanla, çevrenin tesiriyle aktif olur. O insan da şekil almış olur. “ Âdem’e soyut bir ruh üfürülmüş olur. ” Ki, bu bilginin en tesirlisi, sonsuzluk ve kutsallık içeren inanç ilkeleridir.
“ İnsanı formatladı, onu bir dosya yaptı. O dosyayı hayat pazarına gönderdi. ” İşte size soyut bir mucize!
F) Fakat saf soyut ve saf somut olmadığından o soyut yazılımları, Allah, DNA’nın 46 kromozomu ve beynin 46 bölümü ile garanti altına alıyor. ( Alak oluyor. Rahme asılıyor. )
İşte gerçek bilgi olan bu hakikatler nerede?! Bugünkü dindarların hurafeleri nerede?!
G) “ İkinci İkra’ ”: Demek bu bilgilerin mükemmel olması için, tekrar edilmeleri, kopyalanmaları, her hücrede, her beyin bölümünde yazılmaları gerekir.
Allah’ın bu geliştirme yasası iki prensip ile çalışıyor:
1) Mutasyonlar. Tedricî ve yıkıcı olmayan küçük değişiklikler.
2) Yanlışın ve eksiğin seleksiyonu ve mükemmelin tekrar ile devamı…
H) “ İkinci Rabb ” kelimesi. Birincisi, isim ( ilk belirme ) manasında gelmiştir. ( Az gelişmişlik dönemi… ) Bu ikinci tekrarı, “ en büyük ikram eden ” sıfat ve kipi ile gelip, mükemmel bir keremi gösterir.
I) “ Ellezî ” ( O ki, ) ma’hudiyet, zihnî hatırlama, belirlilik gibi bağlayıcı ( sıla ) bilgilere bakar. Ve onları gösterir.
İ) “ Alleme ”: Tedrîcen öğretti. Evet başta biyolojik bilgiler olmak üzere, kollektif bilinç tedrîcen olur. Ve bu bilgilerin çoğu da geçmişte gerçekleşmiştir. Onun için âyet “ Tedrîcen öğretti ” diye mâzi kipi ile ifade etmiştir.
J) “ Bi’l-kàlem ” ( Kalem ile ): Mesela elektronik kalem, kimyevi kalem, üç boyutlu tükenen kalemler… İşte size 7000 yıllık kalem bilgileri!..
Bu kelimenin sayısal değeri, 203’tür. ( Bu da 7’nin 29 katıdır. Hem bugünkü Türkçenin ve Arapçanın soyut olan alfabelerine ve insanın yedi yaşında bunları öğrenmeye başladığına ince bir remizdir. ) Oku kelimesinin ( İkra’ ) değeri ise 302’dir. Demek kalemler tükenebilir de, hafıza tükenmez.
K) “ İnsana öğretti. Veya insanlığı ( din ile ) öğretti. ” Bunun sayısal değeri 333’ tür. İşte size bilimin en köklüsü, en düzenlisi…
Bana, ikili sisteme dayanan sibernetik bilgiler ve sayısal değerlerle çokça uğraşıyorsun, demeyin. Çünkü bilginin, tedricî ve somut olanı sayısaldır. Ve sibernetiktir.
L) “ İnsanın daha önce bilmediği şeyleri öğretti. ” Mesela insan, daha önce soyut kavramları bilmiyordu. Mesela insan, daha önce vahye ve onun bilgilerine sahip değildi… Mesela, insanın eğer soyutlama becerisi olmasaydı, yanlış yapma şansı olmazdı. Dolayısıyla diyalektik süreç oluşmazdı. Dolayısıyla vahyin ekstradan “ Fadlü’l-Azîm ” gelmesine gerek kalmazdı.
İşte size 14 asır hükmeden ilk vahyin ilk 5 âyeti…
10. 12. 2007
Bahaeddin SAĞLAM
Beş İlave Not
1) Rivayette var ki, Hz. Muhammed, Cebrâil ( Evrensel bilişim meleği ) ile yüzleştiği bu ilk ruhani tecrübesinde, Cebrâil’e cevaben, “ Ben okuyacak yetenekte değilim ” ( Mâ ene bikàriin ), yani ben mektep ve inisiyasyon ( seyr u sülûk ) görmedim demiştir. Cebrâil onu sıkınca, yine “ Ben okuyacak yapıda değilim ” demiştir. Cebrâil Onu ikinci kere sıkınca, o da okuyabilmiştir. Bu rü’yetin bilimsel yönü için bu yazıdan sonra gelen “ Vahyin Hakikati ” adlı makaleye bakınız. Göreceksiniz ki, “ O, beden itibarı ile bir beşerdir. İnsanlarla mübaşereti olan bir insandır. Fakat, logos ve mantık ve sicil olarak O, Rahman olan Allah’ın elçisidir. ”
2) Benî İsrâil peygamberlerine gelen vahiy ve rüyetler de bu kanun üzere olmuştur. Özellikle Hz. Musa’nın 5 kitabı, vahiy gerçeğinin en detaylısını, en evrenselini, en derin gerçeklerini, halkın dahi anlayabileceği mucizeli bir üslup ile anlatanıdır. Fakat asrımızın materyalize olmuş kafaları, o manevi deryaları bilmezler.
Kur’an, Tevrat ile kendisini eşit tutuyor. Bir farkla ki, Kur’anın üslubu edebî açıdan daha mucizelidir, ve yanlış anlaşılmaya elverişli değildir. İlave olarak, Kur’an, Musa’nın bilgisi ve yasası yanında Harun’un maneviyatını da içeriyor.
Dünyanın diğer kıtalarında bu gerçeği bu kadar evrensel olamasa da bilen ve yazan peygamberler veya benzeri veliler gelmiştir. Ben onların yapısını tam bilmediğim için onları yazamayacağım. Fakat İslam Târihi’nde İbn-i Arabî ve Mevlânâ’nın eserleri bu kategoriye girer. Bir farkla ki onlar, peygamberlerin vahiyleri kadar, korunmuşluk ve evrensellik içermezler. Bu zatların “ Falan kitap bana yazdırıldı ” demelerinin manası budur. Yani bu kitap kapasitemizin üzerinde, bize rüyet ile yazdırıldı, demektir. Yoksa böyle zatların yalan söyleme ihtimali sıfırdır.
3) Hz. İsa ise, kendisi “ kelimetün minallah ” ( logos, İlâhî sonsuz sistemin mantığı ) ve ruhu ( düzenleyicisi ) olduğundan, ona ayrıca bir yasa, bir metin verilmemiştir. İncil ona verilmiş bir kitap değil de, Onun biyografisi olarak bir vahiydir, bir mesajdır. ( İncil ile ilgili kitabımıza bakınız! )
Kur’anda vahyin başka bir ismi de “ ruh ” tur. Yani vahiy, içine girdiği kalbi, evi, toplumu, çevreyi düzenler. Olağanüstü icraatlar yapar. İslam Târihi’nde de bunun iki örneği var. Bu iki zat, temel bir kitap yazmadıkları halde, Hz. İsa gibi, hayatları ile bir ruh, bir can, bir nefes olmuşlar. Bu büyük iki zat, Muhammed Bahaüddin Nakşibend ile Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’dir.
Öyle ki; Onun zamanındaki Hıristiyanlar “ Biz İslamiyeti kabul etmiyoruz. Fakat Geylânî’yi kabul ediyoruz… ” demişlerdi. Çünkü, siyerciler ve şeklen şeriatçılar Hazret-i Muhammed’i ( ASM ) kuru siyâsî bir lider olarak göstermişlerdi… Bundan dolayı da bu gün Vehhâbîlik ve anarşizm doğdu.
Bu meselenin bir delili şudur: “ Geylânî’nin yazdığı kısa virdler ve risaleler var. Bunlar da şimdi yalnızca Vatikan Kütüphanesi’nde bulunuyorlar. ”
4) İlahiyat mezunu, Şâzelî tarikatının ileri derecede bir müntesibi, beni bu yazılardan dolayı çok eleştirdi. Ben baktım, Avrupalı müspet ilimcilerin inkârından kaçmış. Teistik, zâhirî yani Vehhâbî ve şeklî İlahiyat müfredâtından dolayı da, seyr u sülûkun bu engin denizine de girememişti. Tek çıkar yol olarak Avrupa’nın bilim anarşistlerine sığınmış ve İslam Dünyası’nda yaşayıp İslam’ın manevi ve ilmî mucizeliğini bilmeyen bir kısım liderlerin müspet bilimcilere karşı ürettiği, câhilâne ve siyâsî tezlerini akide kabul ediyor.
Ben samimiyetinden dolayı ona kısa ve ilmî bir cevap verdim. İnşaallah, bilimsel ve ruhani bunalımını aşmıştır.
5) Sakın bu gibi yazılarımdan ve tefsir çalışmalarımdan dolayı bana su-i zan etmeyin. Ben bütün mukaddesata yemin ederek diyorum ki, ben fikren ve ruhen sıradan bir insanım. Böyle büyük konulara asla liyakatim yok. Fakat imanımı kurtarmak ve her nevi karanlığa karşı kendimi aydınlatmak için ilmî konularda çokça riske girdim. Ve herkes bilir: Ticaret, ilim ve iman risksiz kazanılmaz.

>Martinik

>

Üzerinde duman tüten yıkıntı dağları, parçalanmış ceset yığınları, baktığınız her yerde buhar ve duman tüten bir ateş denizi, çamur ve küller; çırpınan bir kırlangıç gibi volkanın kayalık yamacına konmuş kıpır kıpır küçük şehirden tüm kalanlar işte bunlar.
Öfkeli dev, bu insan cüretine, iki bacaklı cücelerin kör kendini beğenmişliğine karşı bir süredir gürleyip köpürüyordu. Gazabında bile iyi yürekli, vefalı olan bu dev, ayaklarına çıkmış sürünen bu fütursuz yaratıkları uyarıyordu. Dumanlar çıkarıyor, ateşten bulutlar kusuyordu, bağrında fokurtular, kaynamalar ve tüfek mermileri ve top gümbürtüsü gibi patlamalar oluyordu. Fakat insanın kaderine hükmeden yeryüzünün efendileri, kendi bilgeliklerine sarsılmaz bir inanç duyuyorlardı.
Hükümet tarafından gönderilen komisyon, ayın 7’sinde St. Pierre’in endişeli halkına gökyüzü ve yeryüzünde her şeyin yolunda olduğunu duyurdu. Her şey yolunda, endişeye mahal yok! –tıpkı, devrimci volkanın kraterinde ateşten lav korkunç patlama için toplanırken, XVI. Louis’nin dans sarhoşu salonlarındaki Tenis Kortu Yemininin arifesinde söyledikleri gibi. Her şey yolunda, her yerde huzur ve sükûnet! –tıpkı 50 yıl önceki Mart patlamasının arifesinde, Viyana ve Berlin’de söyledikleri gibi. Martinik’in yaşlı, cefakeş devi, saygıdeğer komisyonun raporlarına aldırış etmedi: 7’sinde halkın içi vali tarafından rahatlatıldıktan sonra, 8’i sabahı erken saatlerde patladı ve birkaç dakika içinde valiyi, komisyonu, halkı, evleri, sokakları ve gemileri, öfkeli kalbinin ateşten soluğu altına gömdü.
Eser tamdı. 40 bin can yok oldu, bir avuç titrek mülteci kurtuldu –yaşlı dev huzur içinde gürleyip kabarabilir, zira artık kudretini göstermiştir, gücünün başlangıçta hiçe sayılmasının öcünü korkunç bir şekilde almıştır.
Ve şimdi, Martinik’de yok olmuş kentin kalıntılarına, bilinmeyen, daha önce hiç görülmemiş, yeni bir konuk geliyor: insan. Efendiler ve köleler değil, Siyahlar ve beyazlar değil, zengin ve yoksul değil, çiftlik sahipleri ve ücretli köleler değil: yerle bir olmuş küçük adada insanlar ortaya çıktı, yalnızca acıyı hisseden ve felâketi gören, yalnızca yardım etmek ve imdada yetişmek isteyen insanlar. Yaşlı Pelee Dağı bir mucize yaratmıştı! Fashoda günleri unutulmuş, Küba anlaşmazlığı unutulmuş, “la Revanche” unutulmuştu; Fransızlar ve İngilizler, çar ve Washington Senatosu, Almanya ve Hollanda para yardımında bulunuyor, telgraflar gönderiyor, yardım eli uzatıyorlar. Doğanın yakıcı nefretine karşı halkların kardeşliği, insan uygarlığının yıkıntıları üzerinde hümanizmin yeniden dirilişi. İnsanlıklarını hatırlamalarının bedeli yüksekti, fakat gürleyen Pelee Dağı’nın sesi onları kulak vermeye zorladı.
Fransa küçük adadaki 40 bin ceset için gözyaşı döküyor ve tüm dünya Ana Cumhuriyetin gözyaşlarını silmek için telâş ediyor. Ama o halde Fransa nasıl olup da yüzyıllar önce Küçük ve Büyük Antiller için sel gibi kan dökmüştü? Afrika’nın doğu kıyısı açıklarındaki denizde volkanik bir ada uzanır: Madagaskar. Bugün kaybettiği çocukları için gözyaşı döken acılı Cumhuriyetin, 50 yıl önce orada direngen yerli halka zincirlerle ve kılıçla nasıl boyun eğdirdiğini gördük. Orada volkan patlaması olmamıştı: Fransız toplarının ağzı ölüm ve yıkım kusuyordu; Fransız topçu birliklerinin açtığı ateş, özgür bir halk yere serilip, “vahşi adamlar”ın esmer kraliçesi ganimet olarak “Işık Şehri”ne götürülene kadar, binlerce gencecik insanın yaşamını yeryüzünden sildi.
Okyanus dalgalarıyla yıkanan Asya kıyılarında, gülümseyen Filipinler uzanır. Altı yıl önce iyiliksever Yankileri gördük, Washington Senatosu orada işbaşındaydı. Orada yığınlarca insanı yok eden, ateş kusan dağlar değil Amerikan tüfekleriydi; bugün yıkıntıların arasından tatlı dille hayat çıkarmak için Martinique’e birbiri ardına binlerce altın dolar gönderen şeker karteli Senato, ölüm ve yıkım saçmak için Küba’ya birbiri ardına toplar, savaş gemileri, milyonlarca altın dolar gönderiyordu.
Dün, bugün –Martinique’de çocukların annelerini, ana-babaların çocuklarını kurtaran aynı İngilizlerin, sadece birkaç yıl önce, kendi emeğiyle geçinen barış ve sükunet içindeki küçük bir halkın yaşadığı güney Afrika açıklarında nasıl büyük bir felâket yarattıklarını gördük: orada, önlerinde ve arkalarında uzanan kan, ölüm ve ıstırap gölü içinde yürüyen vahşi askerlerin, postallarla insan vücutları ve çocuk cesetleri üzerinde tepindiklerini gördük.
Ah, bir de Ruslar var, kurtarıcı, yardımsever, ağlayan Tüm Rusların Çarı –eski bir tanıdık! Sizi ılık Polonyalı kanının dereler halinde aktığı ve gözyüzünün kan buharından kızıla dönüştüğü Praga mahallelerinde görmüştük. Ama bunlar eski günlerdi. Hayır! Şimdi, sadece birkaç hafta önce siz hayırsever Rusları tozlu yollarınızda, harabeye dönmüş Rus köylerinde, pejmürde kılıklı, çılgınca tahrik olmuş, homurdanan kalabalıkla göz gözeyken gördük; top ateşi ortalığı sarsıyor, güçlükle nefes alan mujikler yere düşüyor, kızıl köylü kanı yolun tozuna karışıyordu. Onlar ölmeliydiler, onlar düşmeliydiler, çünkü vücutları açlıktan iki büklüm olmuştu, çünkü ekmek, ekmek diye bağırıyorlardı!
Ve sizi de görmüştük Ana Cumhuriyet, siz gözyaşı damıtıcısını. 23 Mayıs 1871’di: parlak bahar güneşi Paris üzerinde ışıldıyordu; iş elbiseleri içindeki benzi solmuş binlerce insan, caddelerde, hapishane avlularında, beden bedene, baş başa istiflenmişti; mitralyözler kana susamış ağızlarını duvarlardaki mazgallardan içeri sokmuşlardı. Hiçbir volkan patlamadı, hiçbir lav seli akmadı. Sizin toplarınız, Ana Cumhuriyet, sımsıkı istiflenmiş kalabalığa döndürülmüştü, acı çığlıklar havayı yarıyordu; 20 binden fazla ceset Paris kaldırımlarını kaplamıştı!
Ve hepiniz –ister Fransız ister İngiliz, ister Rus ister Alman, ister Amerikan ister İtalyan– sizleri daha önce, kardeşçe uyum içinde, büyük bir uluslar topluluğunda birleşmiş halde, birbirinize yardım edip ve yol gösterirken gördük: Çin’de. Orada da kendi aranızdaki tüm kavgaları unutmuştunuz, orada da bir halklar barışı yapmıştınız; karşılıklı cinayet ve kundaklamalar için. Saç örgüleri nasıl da, sağanağın dövdüğü olgunlaşmış hububat tarlası gibi, mermilerinizden önce sıralar halinde düştüler! Feryat eden kadınlar nasıl da, arzulu sarılışlarınızın işkencelerinden kaçarken, soğuk kollarında ölüleriyle suya gömüldüler!
Ve bunların hepsi şimdi Martinik’e el atmış durumdalar, yine tek yürek ve tek beyinler; yardım ediyorlar, kurtarıyorlar, gözyaşlarını siliyorlar ve felâket getiren volkanı lanetliyorlar. Pelee Dağı, yüce gönüllü dev, gülebilirsin; bu hayırsever katillere, gözyaşı döken bu etoburlara, Samiriyeli kılığındaki bu hayvanlara iğrenerek bakabilirsin. Ama bir gün gelecek başka bir volkanın gümbürdeyen sesi yükseltecek: fokurdayan ve kaynayan bir volkan, isteseniz de istemeseniz de, yeryüzünden tüm sahte sofuluk taslayan, kan lekeli kültürü süpürüp atacak. Ve ancak onun kalıntıları üzerinde uluslar gerçek insanlık halinde bir araya gelecekler ve onun da kör, ölü doğadan başka ölümcül bir düşmanı olmayacak.
Rosa Luxemburg
Bu makale, 1902 Mayısında St. Pierre’de (Fransız sömürgesi olan Martinik adasında bir şehir) meydana gelen volkanik patlamanın ardından kaleme alınmıştır. Martinik, Venezuela’nın kuzey açıklarındaki Küçük Antil adalardan biridir

>Nihaî Toplumsal Çözümler ve Kurbanları

>

erek bireysel gerekse toplumsal yaşamda bazı sorunların çözülebileceği, bazı kötülüklerin sağaltılabileceği doğrudur. İnsanları açlıktan, sefaletten, adaletsizlikten kurtarabiliriz, insanları kölelikten ya da hapisten çıkarıp iyilik yapabiliriz — hangi kültürden olurlarsa olsunlar bütün insanların temel bir iyilik-kötülük duygusu vardır. Fakat herhangi bir toplumsal inceleme, her çözümün kendi yeni gereksinmeleri ve sorunları, yeni istemleri olan yeni bir durum yarattığını gösterir. Çocuklar ana-babalarının, büyükanne ve büyükbabalarının şiddetle arzuladığı şeyleri elde etmişlerdir — daha çok özgürlük, daha çok maddî refah, daha âdil bir toplum… Fakat eski kötülükler unutulmuştur ve çocuklar eski kötülüklere getirilen çözümlerin kendilerinin yarattığı yeni sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunlar da çözülebilseler bile, beraberlerinde getirecekleri yeni istemlerle birlikte yeni durumlar üreteceklerdir — ve bu sonsuza kadar böyle gidecek, önceden kestirilemeyecektir.
(…)
Sonul [nihaî] bir çözümün olanaklılığına gerçekten inanılırsa, onu elde etmek için hiçbir maliyet fazla sayılmaz. İnsanlığı ebediyen âdil ve mutlu, yaratıcı ve uyumlu hâle getirmek — bunun için hangi fiyata itiraz edilebilir ki? Böyle bir omlet yapabilmek için, kırılması gereken yumurtaların sayısına sınır yoktur — Lenin’in, Troçki’nin, Mao’nun, Pol Pot’un inancı buydu.
oplum sorununun sonul çözümüne giden tek doğru yolu ben bildiğime göre, insanlık kervanını nereye süreceğimi de biliyorumdur ve siz benim bildiğimi bilmediğinize göre, eğer amaca erişilecekse, en dar sınırlar içinde bile seçim özgürlüğünüz olmasına izin verilemez. Siz belirli bir politikanın kendinizi daha mutlu ya da daha özgür kılacağını yahut size nefes alacak yer sağlayacağını ilân ediyorsunuz. Ama ben sizin yanıldığınızı biliyorum. Sizin neye gereksindiğinizi ve bütün insanların neye gereksindiklerini biliyorum. Ve eğer bilisizlikten [cehaletten] ya da kötücüllükten kaynaklanan direniş olursa, bu kırılmalıdır ve milyonların her zaman mutlu olması için yüzbinlerin ortadan kaldırılması gerekebilecektir. Bilen bizlerin hepsini kurban etmekten başka bir seçeneğimiz var mıdır?
Bazı silâhlı “peygamberler” bütün insanlığı ve bazıları da üstün nitelikleri nedeniyle yalnızca kendi ırklarını kurtarmaya kalkıştılar. Fakat hangi güdüyle olursa olsun, milyonlar savaşlarda ve devrimlerde boğazlandı —gaz odaları, gulag, soykırım, yüzyılımızın ileride anımsanacağı bütün o canavarlıklar— insanların gelecek kuşakların mutluluğu için ödemeleri gereken fiyattır. İnsanlığı kurtarma arzunuz ciddiyse, yüreğinizi katılaştırmalı ve maliyeti hesaplamamalısınız.
(…)
Emin olabileceğimiz tek şey, verilen kurbanlar, ölümler ve ölülerdir. Fakat uğrunda öldükleri ideal gerçekleşmemiştir. Yumurtalar kırılmıştır ve onları kırma alışkanlığı artmaktadır, fakat omlet görünürlerde yoktur. İnsanlar yeterince çaresizlerse ve bu gibi önlemlerin alınması gerçekten gerekliyse, kısa erimli hedefler için fedakârlıklar, baskılar mâzur görülebilir. Fakat uzak hedefler uğruna soykırımlar yapılması, insanların şimdi de, her zaman da aziz bildikleri şeyle zalimce alay etmektir.

 
İsaiah Berlin

>19. Yüzyılda İstanbul’un Demografik Yapısı

>


19. Yüzyılda İstanbul’un nüfusundaki artış, diğer Avrupa kentlerinin nüfuslarında görülen artışla paraleldi. İstanbul ve banliyölerinin 1844′teki nüfusu yaklaşık 391.000 iken, 1856′da bu sayı 430.000′e, 1878′de 547.437′ye ve 1886′da 851.527′ye ulaşarak, kırk yılda ikiye katlanmanın da ötesinde bir artış göstermişti. Ancak 1885′e gelindiğinde nüfus artışı istikrar kazanmış gözüküyordu; 1906 sayımında, 1886 ile 1906 arasındaki yirmi yıllık dönemde, kent nüfusunun sadece 13.049 arttığı gözlendi. Bu durum diğer Avrupa başkentlerinde görülen demografik gelişmelerle uygunluk gösteriyordu, ancak İstanbul’da kökenleri farklıydı.

Avrupa’nın başlıca kentleri, İngiltere’de olduğu gibi, sanayi devriminin getirdiği bir hızla büyümüş veya Paris ve Viyana gibi başkentler hükümetlerin merkeziyetçilik politikalarından faydalanarak gelişmişlerdi. Osmanlı başkenti sanayi devrimini yaşamamıştı, bu nedenle de Batıdaki olumsuz etkilerinden uzak kalmıştı. Bunun yanı sıra, devletin kente karşı politikasında herhangi bir değişiklik olmadığından, imparatorluğun başkenti olarak ayrıcalıklı konumu devam etmekteydi.

İstanbul’un nüfus artışının nedenlerinden biri, Güneydoğu Avrupa ve Rusya’nın güneyindeki kargaşadan kaçan Müslüman halkın Osmanlı Devletine akınıydı. Bundan başka, kente gelen yabancı gayrimüslimlerin sayısında önemli artışlar olmuştu. 1840 ile 1900 yılları arasında İstanbul’a yerleşen 100.000 gayrimüslim, çoğunlukla kapitülasyonlar ve Avrupalı tüccar ve yatırımcılara tanınan diğer haklardan yararlanmak için gelmişti.

1885 sayımında İstanbul’da yaşayan Osmanlı tebasının milletlere göre dağılımı şöyleydi: Müslüman %44,06, Ortodoks Rum %17,48, Ermeni %17,12, Yahudi %5,08, Katolik %1,17, Bulgar %0,50, Latin %0,12 ve Protestan %0,09. Nüfusun geri kalan %14,74′ünü ise yabancılar oluşturuyordu. Yabancı nüfusun yüksek çıkmasının nedeni, kısmen Osmanlı vatandaşı gayrimüslimlerin yabancı devlet tebasına geçerek sefaretlerin koruması altına girmeye çalışmalarıdır. Bu grubun ekonomik faaliyetleri ve dünya görüşleri Avrupalılara yakın olduğu için, İstanbul’un gelişmesine katkıları, artan batılılaşma eğilimini güçlendirici yönde olmuştur.

Altıncı Daire-i Belediye’yi oluşturan Pera, Galata ve Tophane mahallelerinin nüfus dağılımı ise şöyleydi: %47 yabancı, %32 Osmanlı gayrimüslim ve sadece %21 Müslüman. Beşiktaş ve Boğaz’da Rumelihisarı’na kadar bazı köyleri kapsayan Dördüncü Daire-i Belediye barındırdığı yabancı nüfus açısından ikinci geliyor ve %43 oranındaki Müslüman nüfusa karşılık yabancılar bu bölge nüfusunun ancak %10′unu oluşturuyorlardı. Haliç’in kuzey yakasındaki bu iki bölgenin tersine, İstanbul yarımadasının yabancı nüfusu sadece %1,5 civarındaydı. Birinci, İkinci ve Üçüncü Dairelerden oluşan tüm yarımadada Müslümanlar, toplam nüfusun yaklaşık %55′ini oluşturuyorlardı.

Bu sayılar İstanbul’da 19. yüzyılın ikinci yarısında belirli bir yerleşim modelinin ortaya çıktığını göstermektedir. Yabancılar eski Ceneviz mahallesi Galata ile yeni uzantılarında, Müslümanlar ise genellikle İstanbul’da yaşıyorlardı. Oysa, 19. yüzyılın ikinci yarısında hatırı sayılır bir Müslüman cemaati Haliç’in kuzeyine taşınmaya başladı. Her ne kadar gelir dağılımına göre mahalle nüfuslarına ilişkin verilere sahip değilsek de, Haliç’in kuzeyine yerleşenlerin Batılılaşmış üst sınıf Müslümanlardan oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun birbiriyle bağlantılı iki nedeni vardır. Birincisi, Avrupa değerlerine ve yaşam biçimine açılmış, onlara alışmaya çalışan bazı Türklerin Altıncı Daire’nin çağdaş hizmetlerinden yararlanmak istemeleridir. İkincisi ise 1856′da sarayın Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşınması üzerine birçok yüksek devlet memurunun padişahı izlemeye kendilerini mecbur hissetmeleridir. Bu süreç Yıldız Sarayı’nın inşasından sonra da devam etmiş, yüksek gelirli Müslüman kesim sarayların etrafında mahalleler oluşturmuştur. Nüfus artışı ve dağılımının etkileri kentin fizikî büyümesinde de kendini göstermiştir.

Zeynep Çelik


Künye: Çelik, Zeynep, 19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti: Değişen İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. Baskı, 1998.

>Tutunamayan Ruhlardan Piçlere

>

Romanlar üzerinden sosyolojik bir tespit
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından Hakan Günday’ın Piç’ine… 1970’li yıllardan 2000’li yıllara…

Bu yazının yazarı serseriliği hayatın kurallarına boyun eğmeme yani bir nevi tutunamama olarak algılamaktadır. Algıda seçicilik denilen meret yüzünden de bu konuda birkaç kelam etmeyi kendine hak saymaktadır. Ahkâm kesmenin ağırlığını taşıyacak kadar ukala olmadığı gibi kendini övmeye kalkacak kadar da çocuk değildir. Yazdığı her satır sadece onu, romanlarda altını çizdiği cümleleri, biraz Olric’i, çokça Afgan’ı bağlamaktadır.

2003 yılında Hakan Günday’ın üçüncü romanı yayımlandığında edepli edebiyat kumkumaları önce kitabın ismini kurşunladılar: Piç… Hakan Günday kendini kim sanıyordu ki edep kökünden türeyen edebiyatın en alımlı çocuğu sayılan romana böyle bir isimle halel getiriyordu? 1970 yılında Oğuz Atay TRT’nin roman yarışmasını kazanınca bu kadar uzun ve karışık bir romanın ödül alması tartışılmamış mıydı? Tutunamayanlar da ne demekti? Kim, neden tutunamıyordu hayata? Bu yazar kendini ne sanıyordu da bazılarının hayatın oyunlarına gönül indirmemeyi tercih edebileceğini söylüyordu?

Oysa Selim Işık toplumun kemikleşmiş ahlaksız ahlak anlayışına inanmıyordu. Selim Işık başka bir hayatın peşindeydi. Bambaşka bir dünyanın, hayal de olsa, olabileceğine inanıyordu. Olric, Turgut’un hayatını değiştiren bir iç sesten çok Selim’in tutunmak için kirli bir ruha el uzatmayan mirası değil miydi?

Keza Afgan, Barbaros, Cenk ve Hakan hayatın onlara sunduğu yalanı yaşamaktan kaçmıyor muydu? Onlar değil miydi piçlerin babasız çocuklar değil, ailesini inkâr eden çocuklar olduğunu söyleyen?

Selim’in edebiyata sığınan farklılığı bu dört genç için sadece uyuşturucu ve alkole sığınabilirdi. Zaman değişmişti. Aradan geçen otuz yıl hayatın ve toplumun kurallarını da daha sert ve çekilmez kılmıştı. Zengin ailelerin iyi eğitimli çocukları kendilerine biçilen rolleri yaşayamayacak kadar yabancıydı hayata, ailelerine, zamana ve elbette kendilerine.

Hakan Günday’ın “heyecan duymayan, hayret etmeyen, yaşadıkları hayattan kurtulmak için çaba göstermek bir yana ellerinden geldiğince daha kötü yaşamaya çalışan” anti kahramanları elbette Türk edebiyatının benzersiz ve yayımlandığı dönem için emsalsiz sesi olan Oğuz Atay’ın kahramanlarıyla uzaktan da olsa akrabaydı.

Burjuvaların küçük olduğunu fark edemedikleri dünyalarını alt üst eden bir hava yok muydu iki romanda da?

Tutunamayanlar’ın incelikli dalga geçişleri Piç’te sert söylemlere bırakmıştı yerini.
Otuz yıl ve yaşanan duyarsızlaştırma politikaları işe yaramıştı. 80 kuşağının apolitik, hayatla ve toplumla ilgilenmeyen meyveleri 2000’li yılların altını üstüne getiriyordu işte.

Toplumun haklarında edeceği hiçbir söz ilgilendirmiyordu onları; akıllarına gelen her delice fikri gerçekleştirmiyorlarsa bu kendilerini yormak istememeleri ve başkalarıyla uğraşamayacak kadar bezgin olmaları yüzündendi.

Tutunamayanların ruhları nasırlaşmamıştı; onlar değersiz değerlerle çevrelenmelerine rağmen ruhlarını berrak tutmayı başarmışlardı. Oysa piçlerin ruhları nasırlıydı. Tutunamayanlar aşka değer verirken piçler yalnızca kendi aşklarına saygı duyardı. Arkadaşlarının sevgililerini arzulayacak kadar piçlerdi ve böyle bir durumda piçlik meşru bir nedendi. Kadınların dünyaya bir erkeği kurtarmak için gelmediğini bilen tutunamayanlar yerini otuz yıl sonra bunu uman piçlere bırakmıştı. Oysa kadınlar otuz yılda fazla değişmemişti. Onlar bu dünyaya bir erkeğin hikâyesini temize çekmeye gelmezdi; hele bir piçi kurtarmaya, asla!

Edebiyata sığınan tutunamayanlar gün geldi, çocukken okudukları romanlardan sonra tek bir satır okumamış ama inatla uydurduğu hikâyeleri bir romanda okuduğunu söyleyen piçlere bıraktı yerini. Olric’in atası Sancho Panza’yı tanımak için yel değirmenleriyle savaşacak kadar gerçeği yitirmiş roman kahramanlarını bilmek gerekirdi.

Otuz yıl insan ömrü için uzun bir süreydi; ya toplum için? Otuz yılda farklı olmayı incelikli bir hüzün gibi kabul eden tutunamayanlardan nasıl olmuştu da hiçliği tek değer kabul eden piçlere varmıştı hikâye?

Bu yazının yazarı ne tutunamayanları övmek niyetinde ne de piçleri yermek. Bu yazının yazarı sadece serseriliğin üç ana damarından ikisinin tarihsel kırılma noktalarını göstermeye niyetli. Elbette ortada tarihsel kırılma noktaları diye bir şey varsa.

Tutunamayanların ve piçlerin ortak noktalarından biri belki de işe bir Türk gibi başlayıp bir İngiliz gibi bitirememeleriydi.

Selim Işık “beni ya şımartın ya da kapı dışarı edin” derken muhtemelen kaldıkları her evi karamsarlık ve hiçlikle dolduran piçlerin sözlerini şiar edineceklerini düşünmemişti. Temizlik elbette tutunamayanların da piçlerin de kabul edemedikleri bir angaryaydı. Tutunamayanlar bütün önemli işlerin eninde sonunda kadınlar tarafından ev işi haline getirilmesine dayanamazken piçler su ve sabunun uyumu dışındaki tüm tertip ve düzenleri tenhada kıstırıp bir güzel benzetmenin derdindeydi.

Üşengeçti piçler oysa tutunamayanlar kendilerini yorarlar ama başkalarını yormaktan çekinirlerdi. Kendileri dışında hiç kimseyi umursamayan piçler kim bilir hangi yalnızlaştırma operasyonundan yaralı kurtulmuştu?

Hayat, oyunlarına gönül indirmeyenlere fazla seçenek sunmazdı aslında. Geçirilen askeri darbeler, yasaklar, birden açılan sınır kapıları bile bu gerçeği değiştirecek kadar güçlü değildi. Ama gerçek neydi?

Neskafeler, içkiler, sigaralar kaçak değildi artık. İthal etmenin keyfini tadan toplum şemsiye çikolataların gururlu haline dönüp de bakmayacak bir nesil yetiştirmişti. Ve yeni nesil elbette onlardan daha fazla çamura bulanmıştı. Üzerlerine sinen toprak kokusu “kafaları güzelken” düzgün yürüyemeyip yere düşmelerindendi ve hiçbiri emeğin terli yollarında mücadele etmeye niyetlenecek kadar ideal sahibi değildi. Piçler için ideal olan sarhoş olacak kadar içmek, mümkünse günlerce kalabilecekleri bir ev bulmaktı. Ötesi tutunamayanların da ezilip gittiği düzenin dişlileriydi ve piçler rahat koltuklarından kalkıp kadere kafa tutamayacak kadar tembeldi.

Piçler insanlık tarihinin derin bir ihanetle başladığına inanırdı; bu yüzden başta kendi aileleri olmak üzere herkese ihanet edebilirlerdi. Tutunamayanlar ihanetin sözlük anlamını bilirdi; belki de sadece kendilerine ihanet ederlerdi. İhaneti ne kadar süreceğini kestiremedikleri ömürlerinin orta yerine bırakan piçler bombanın etkisinden kurtulamazdı. Yine de “sır saklama” konusunda onlara güvenilebilirdi. Ama yalnızca bu konuda.

Çalıştığı işlerden kovulmak için türlü sakarlıklar yapmayı göze alan tutunamayanlar da vardı. Piçler çalışmazdı; zengin ailelerinin yanlarında kalmamaları için verdikleri paralarla geçinirlerdi. Olur da bir gün para kesilirse doğum günü hediyelerini, müzik setlerini daha da olmadı dostluklarını satıp siyah naylon poşete doldurulmuş içki şişeleri ve sigara paketleriyle devam ederlerdi yola.

Toplumun içini boşaltıp öz değerleri yitirmek anlamında kullandığı dejenarasyon sözcüğü piçler için nesilsizlik demekti. Demek ki piçler sözcüklerin temel anlamlarını çözecek kadar Fransızca da bilirdi. Tutunamayanlar da sözcüklerin anlamlarıyla ilgilenirdi elbette ama onlar sözcüklere yüklenen mecaz anlamların izini sürerdi. Piçler bir şeyin izini süremeyecek kadar düz bir mantığı gerçek kabul etmişti.

Piçler son nesil olduklarına inanırdı; binlerce yıl sürecek son nesil, nesilsizliklerin nesliydi. Korkulması gereken nesil buydu çünkü onların sınırları ve kuralları yoktu. Bağnaz bir toplumun karanlığa eş değer kuralları o kadar yıldırmıştı ki piçleri kendilerine sınırsız bir kuralsızlık zamanı oluşturmuşlardı. Tutunamayanlar kendi nesline yabancıydı evet; ama onlar kendilerinden sonraki neslin aynı ruh bozan oyunu oynamayacağına da inanmak isterdi.

Piçler kanunlarla ve kurallarla savaşacak kadar gözü kara değildi, aynı zamanda piçler o kadar da masum değildi.

Piçler babalarının eksiksiz yaşamlarının tek siyah noktasıydı. Tutunamayanlar aileleri için sadece derin bir sızıydı. Tutunamayanların aileleri soranlara çocuklarıyla ilgili türlü yalanlar söylerdi, piçlerin aileleri ise çocuklarının varlığını daha doğdukları gün unutmuştu.

Piçler saçlarını okşayama kalkan ellerin sahibinin boğazını kesebilirdi; boğazlarına bıçak dayayan eli ise bir şarkı ömrünce öpebilirdi.

Tutunamayanlar bir yalnızlık halinde adımlardı sokakları, hayata tutunma istekleri yok oldukça artardı iç seslerinin gücü. Piçler ancak başka bir piçin yardımıyla hayata tahammül edebilirdi. Ailelerin çocuklarına tek başına ayakta kalmak için başkalarının üzerine basmak gerektiğini öğrettiği bir yüz yılda, piçler kalabalık bir yalnızlık yaşamayı tercih etmişti.

Bu yüzden piçlerin iç sesi, sağduyusu, sol yanlarında taşıdıkları sızıları yoktu. Kanun hükmünde kararnamelerle ilgilenmedikleri gibi Freud’un çocukluğa dair rüya yorumlarını da umursamazlardı. Neticede piçler “rüyalarından uyanmazdı.”

Tutunamayanlar ise her gece gördükleri kâbusları evlat edinecek kadar alışmıştı çığlıklara.

Uyku tutmuyordu piçleri. Bu gece önemli bir işleri vardı. Saate bakmak için kazağının kolunu sıyıran Afgan birden hatırladı saatini üç şişe viski için sattığını. “Hadi” dedi Barbaros “gece çoktan sızdı, yola düşelim.” Hakan ve Cenk kapıya doğru aynı anda hareketlendi. “Bulabilecek miyiz?” diye sordu Cenk. “Bulamasak da ne çıkar” dedi Hakan. Bir saati birkaç intro geçtiği anda buldular aradıklarını. Siyah naylon poşette taşıdıkları viskileri çıkardılar. Birer sigara yaktılar. Mermer bakışlı sözcükleri okudu içlerinden biri yüksek sesle. “Erken göçtün” dedi Afgan, “erken göçtün.” “Göremedin” diye devam etti Hakan, “ulaştığımız uçurum kıyısını göremedin.” Viskinin boğazını yakan sıcaklığına aldırmadan sözü aldı Cenk “severdin” dedi “mutlaka severdin bu uçurumun manzarasını.” “Sana” dedi Barbaros elindeki şişeyi havaya kaldırıp, “tutunamayan atalarımıza.”

Hayal etti bu satırların yazarı; bir mezar başında piçliklerinin bilmem kaçıncı yılını kutlayan dört roman kahramanını. Sevdi sonra bu hayali; çok sevdi. Yola koyulmak için bir şişe şarap gerekliydi. Mümkünse köpek öldüren dedi beyaz saçlı ilham perisine. Ne dersiniz artık dağılalım mı?

Müge Şenöz

Hariçten Gazel
4.sayı
Günümüz Türk Romanı

>Spinoza ve Aşkın Diyalektiği

>

Psikanalist Jacques Lacan Seminer’inin IV No’lu kitabında “aşkın yüce anından” bahsetmişti (le moment sublime de l’amour). Bu yüce an “aşkın iade edildiği” andır… Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada… Bir karşılıklılık beklentisi –ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim… Ve sevgi iade edildiğinde “dünyalar benim olur”…
Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir “karşılıklılık” momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları… Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos… Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki –ne kadar kaldıysa geriye– idealler açısından halen tanışığız yeterince…
Spinoza bu karşılıklılık ilkesini yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi… Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek… E3: Önerme. 40, Sonuç 1′de ortaya ilk başta herkese pek tuhaf gelecek bir önerme atıyor: “Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir… Göstermek istediğimiz de zaten buydu…”
Spinoza’nın Etika’sına herhangi bir noktasından başlamak mümkün
–çünkü her önerme defalarca öteki önermelere, varsayımlara ve tanımlara gönderip duruyor… Ama yukarıda andığımız ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var –ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor… Ancak varsayalım ki Spinoza’nın eserinin içinde “melodramatik” bir vaziyetin de tahlili var –ve bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü, hem de malodramın doğasını açıklayabilir…
Biraz daha dikkatli okuduğumuzda, Spinoza’nın daha da ilginç bir önermesiyle karşılaşıyoruz aynı bölümde: “Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir…” (E3, Önerme 41) Bu gerçekten tuhaf bir önermedir ve sevgiyi tanımlamadığınızda bundan hiçbir şey anlayamazsınız. Bu önermeyi bir öncekiyle birlikte okumak gerekir önce: “Eğer biri, başka birinin kendisinden nefret ettiğini düşünüyorsa ve ona bunun için herhangi bir neden sunmamış olduğuna inanıyorsa, karşılığında ondan zorunlu olarak nefret edecektir…” (E3, Önerme 40). Bu noktada günlük yaşantımızdan bir şeyleri yeniden hissetmemiz –sevgi ve nefret duygularımızla yaşadıklarımızdan bir şeyleri belli belirsiz de olsa hatırlamamız gerekiyor: Birinin benden nefret ettiğini kavrıyorum; oysa ona bu nefrete neden olacak herhangi bir şey yaptığıma inanmıyorum –ona hiçbir kötülük etmedim, zarar vermedim, nefretinin nedeni olacak hiçbir şey yapmadım ona (böyle düşünüyorum)… Peki bu düşünceden ondan “zorunlu olarak” (ne demek bu?) nefret etmeme nasıl geçiyoruz? İlk soru bu…
Ya da, birinin beni sevdiğini düşünüyorum, ama bunun için ona herhangi bir neden sunmuş olduğuma inanmıyorum… Ve karşılığında onu “zorunlu olarak” seviyorum… Bu da ne demek?
Dünkü derste Ersan’ın hatırlattığı gibi felsefe bir “örgüdür”… ve Spinoza felsefesini sonsuz bir incelik düzeyinde örebilmiş bir filozoftu… Hemen hissediyoruz ki Spinoza’nın sisteminde “özgür irade” denen ve özellikle Protestan teologların ön plana çıkardıkları bir fikre hiçbir yer olmadığından, bu önermeleri yalnızca bir “zorunluluk” fikri çerçevesinde kabul edebiliriz. Başka bir deyişle Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır… Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam (zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim, vesaire…) onda bulacağım demektir bu…
Böylece yavaş yavaş Spinoza’nın daha önceden yaptığı ama şimdi artık dinamizm kazanan Sevgi ve Nefret tanımlarını kavramaya yaklaşıyoruz: Spinoza’ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler… Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç”, nefret ise “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder” oluyor. Bu, yukarıdaki tuhaf önermelerin anlamını kavramamızı sağlamaktadır: eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu “zoraki” sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde…
Bu durum nefret duygusunda daha rahat anlaşılır –burada durum çok daha karmaşık ve belirsiz olsa da: benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir… Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz…
Ve unutmayalım ki Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika’nın 2. kitabı)… Bu –bizi çok ilgilendiriyor– bir “imajlar” öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım. Başka bir deyişle bende beni etkileyen cisimlerin, okşadığım saçların ya da köpeğin, okuduğum bir şiirin ya da ısıtan güneş ışığının, tatlı bir meltemin, ya da bir fırtınanın, bir köpeğin beni ısırışının bende saklanan “imajı” yoluyla. Bunlar etkilenme fikirleridirler Spinoza’ya göre ve sebeplerin bilgisini vermezler… Isırılmışsam ve başka özelliklerini tanımıyorsam, köpeğin imajı bende havlayıp saldıran, ısıran bir varlığın imajı olarak kalır… Ta ki tatlı bir köpeği bir gün okşayayım… Böylece sigarayı ancak kanser olunca bırakırım, ancak yumurta kapıya dayandığında olumlu ya da olumsuz bir karar veririm vesaire…
Ve her şeyden önce kendi vücuduma dair oluşturmuş olduğum imajların bağlandığı bir çağrışımlar silsilesi söz konusudur: bir sinek ezildiğinde bir köpek ezildiğinden daha az acı duyarım; çünkü köpeğin imajı benim kendi vücuduma dair sahip olduğum imaja bir sineğinkinden daha yakındır –daha benzerdir (sıcak kanlı, memeli, analık eden, şefkatli, arsız, vesaire…) Bu yüzden bir köpeğin çektiği eziyetin (onun kederinin) imajı benim kendi vücudumun eziyet çektiği bir hayali imajla bir sineğinkine oranla daha fazla “uzlaşır”… Bir insanınki ise elbette daha da fazla…
Böylece insan zihniyle vücudunun ortak mimarisini kavrayabiliyoruz: dış cisimlerin bedenimiz üzerindeki etkisi (affectiones), yani bedensel karışımlar; bunların bizde korunması (imajlar ve hafıza); bunların bizim eyleme gücümüzü arttırıp azaltmaları (sevinçler ve kederler), ve bütün bunlara dair oluşturduğumuz fikirler (idea)… (hatırlatayım, böyle bir konuda film yapıyorsanız çekeceğiniz şeyler bizde zaten bulunan imajlar değil, “idealar”, yani fikirler –yani fikirlerin imajları– olabilir ancak)…
Böylece sevgi bir inançtır. İnanç dış bir nesnenin fikrini gerektirir ve içerir. Başka bir deyişle, en ilkel duygular olan sevinç ile kederi dış bir nesnenin etkisiyle yaşarım, ama bu nesneye dair bir fikrim olmadığında yine de yaşayabilirim. Ama insanlık durumu bunu illa ki bir dış nesneye atfetmeye yatkındır. Gücümün arttığını, sağlıklı ve güçlü olduğumu hissettiğimde çoğu zaman derim ki “bunun nedeni ben olamam, mutlaka ilahi bir kudret…” Bu, hatırlarsanız Nietzsche’nin de 19. yüzyılda dinin kökenine dair temel açıklamasıdır…
Peki aşkı cinsellik banyosuna soktuğumuzda, yani bedensel tutkular nezdinde ele aldığımızda ne olur? Spinoza bu konuda çok açıktır: der ki “sevgi aşırı olabilir”. Bu ne demek? Basitçe şu: her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki vaziyetidir. Ama bu etki-tepki ve karışım bireyin vücudunun bütününü de etkileyebilir, yalnızca bir kısmını da… Mesela keder de bedenseldir… Ama bedenin tümünü etkilediğinde Spinoza buna “ölüm” der; zihnin bütününü etkilerse de “melankoli”… ki bu da ölüme yaklaşma tarzlarından biridir… Ama tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasını etkilerler… Gözü, kulağı, cinsel organları vesaire… Tad duyularımızı ihtiva eden parçaları etkilediklerinde bu tutkulara “lezzet” diyoruz; cinsel organlarımızı etkilediklerinde ise “fiziki aşk” ya da “erotizm”… Bunlar vücudun tümüne yayılmayan, kısmi etkilerdir… Organizmamızın belli bir yeriyle sınırlı kalırlar ve gücümüzün büyük bir kısmı oraya yatırılır… Bu durum pekala başka başka etkilenmelere yatırılacak güçlerimizin tek bir yerde odaklanmış olmaktan dolayı engellendiği anlamına gelebilir. Spinoza için bir tutkunun, bir duygunun –sevgi gibi olumlu da olsa– “aşırı” olabileceği manasına gelir bu…
Spinoza Amor’dan, yani sevgiden bahsediyordu –cinsellikten bağımsız olarak; tıpkı sevinç ile kahkahanın aynı şey olmadıkları gibi, sevgi de cinsellikten ayrı düşünülebileceği bir boyuta yerleştirilmek zorunda… Bu bir Platonizmi asla gerektirmiyor, çünkü Platonik Aşk denen şey bir “bütünleşme” mantığına dayanıyordu ve Spinoza’nın açıkça söylediği gibi, sevginin yalnızca bir sonucuydu, nedeni değil…
Spinoza sevginin kişilerarası doğasının oldukça farkındaydı… Zaten onu tanımlamaya girişmek cüretini de bu yüzden göstermişti. Başka bir deyişle sevginizi hiç değilse sevdiğiniz, ama esasında kendiniz için “tanımlamak” zorundasınız… Çünkü bu tek kişilik bir duygu değil, “dış bir nedenin imajı eşliğinde” yaşanan bir duygudur ve bütün insan toplumsallığının kaynağında yer alır. Bu yüzden sevgiyi aynı zamanda bir keder tipinin belirişinden ayırdetmek gerekiyor ‘kıskançlık’ ya da ‘sevginin karşılığının verilmemiş olmasından doğan keder (fluctuatio animi)’ Spinoza bu tür duyguların engellenemez olduğunun farkında olduğunu en baştan belli eder: duygularımız ve tutkularımız üzerinde asla irade sahibi değiliz. Yani isteyerek sevip, isteyerek nefret edemeyiz. Ama mesela bilebiliriz ki nefret bizim bir acımızdır; ve bu nefretin nedenini kavrarsak nefret duygusu otomatik olarak kaybolur. Ama unutmayalım ki nefret bizim bir kederimizdir. Sevgi ise dış bir neden dolayısıyla yaşadığımız sevinçtir. O halde nefreti bağladığımız imajları pekala varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır (zordur ama vardır)… Böylece sevgi bir ‘emek’ ve ‘özen’ olarak karşımıza çıkar.
Neden bir emek peki?
İlk bakışta aşk diye olağan bir klişe vardır ve Walter Benjamin bunun karşısına “son bakışta aşk” mefhumuyla çıkmıştı. Yani bir aşık olma emeğinin işlediği bir alanın tanımlanabileceğini düşünüyordu. İlk bakışta aşk Spinoza’ya, benim yorumlayabildiğim kadarıyla, bir “çağrışım” olarak görünüyor. Beni kederlendiren bir durumdan beni kurtaranı severim. Ya da sevdiğim kişiyi hep yanımda, orada tutmak, varetmek isterim. Ya da, yine ve esas olarak, sevdiğim bir varlıkla birarada gördüğüm her şeyi sevmeye meylederim. Nefret ettiğim biriyle bağdaştırdığım her şeyden de nefret etmeye meyilliyim. Her şey, bütün bu duyguların düzlendiği, dolayısıyla ‘çağrışımların’ kurulabileceği hayali bir plana, düzleme işaret etmektedir: Spinoza buna “yüksüz duygular” diye tercüme edebileceğimiz “gerçek anlamıyla duygu olmayan durumlar” diyor –bunlardan birisi “hayranlık” (admiratio), zıddı ise “horgörme” (contemptus)… Bunlar “emeksiz” beliren duygular ve bütün diğer duygulara bir zemin hazırlıyorlar. Hayranlık ya da merak belki “ilk bakışta aşk” dediğimiz şeyden pek farklı bir şey değil: herhangi bir şey var hayalinizde ama bunu herhangi başka bir kavramla biraraya getiremiyorsunuz ve zihniniz duruveriyor; düşünemiyorsunuz — orada her şey yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamıyorsunuz; ta ki başka şeyler sizi başka başka şeyleri düşünmeye zorlayana dek… Horgörme ise bu durumun zıddı. Bir şey sizi o kadar az ilgilendiriyor ki, en az ilgilendiğiniz öteki şeyler kadar değeri olduğunu asla düşünemiyorsunuz? Bütün sorun sevginin, sevgiye karşılık verme emeğinin, ilk veya son bakışta aşkın zemininde bu tür bir algının zorunlu olarak bulunduğudur.
Sinemaya başvurduğunda Deleuze, Spinozacı gerekçelerle bu “admiratio” duygusunu tahlil eder: “başka bir dünyanın zarafeti” İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır –sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır (ve bunu hissetmek için Proust okumanız gerekir). Biz genellikle hafiften sarsak, sanki başka bir dünyadan inmiş gibi görünen, şöyle ya da böyle bir beceriksizlikle hareket ettiğine şahit olduğumuz, ama henüz bir ‘acıma’ duygusuyla bakamadığımız varlıklara dikkat ederiz. Hayranlık bir tapınma değil, daha çok bir ‘dikkat celbidir’. Hissederiz ki karada yürüyemeyen o yengeç, kıyıda çırpınan bir balık kendi dünyasında, suda müthiş bir zerafetle yüzmekteydi. Her aşkın başlangıcı böyle bir ‘başka dünyanın zerafeti’ algısıdır… Bunu en iyi kadınlar anlıyorlar ve bir tür ‘şefkat’ duygusu geliştiriyorlar. Şefkat bir duygu ya da tutku değildir, bir ilgi, bir admiratio’dur. Olmadığında bu duruma horgörü, ya da basitce ve nötr bir dille “ilgisizlik” diyoruz…
Anlamamız gerek şey, bu “nötr” düzlemin bir duygu ya da tutku içermemekle birlikte, algısal temas oluşturduğu ölçüde son derecede güçlü bir tutkular potansiyeli taşıdığıdır. En basitinden “imajların” oluştuğu algısal düzlemdir bu. Ve galiba sinema aşkı bu durumla karıştırma gafletine pek erkenden düşmüş bir sanattır. Erken dönem ‘hareket-imaj’ filmlerinde hep bir bakışta aşık olunur ve aşkın bu olduğu zannedilir… Ya da aynı düzlem üzerinde kıskançlığın, üçlü ilişkilerin temelleri atılıverir. Aşkı artık pek ciddiye almayan, onu hemen bir ailevi düzene, ‘özgür aşk’ sanılan bir savurganlığa, giderek bir ideolojiye dönüştürmeye çok elverişli bir çağda yaşıyoruz. Spinoza, üçyüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud’dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi… Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yokeden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz…
Ulus Baker

>Karanlık Madde Nedir?

>

Geceleyin gökyüzüne baktığınızda, uzaya yayılmış çok sayıda yıldız görürsünüz. Gökbilimciler güçlü teleskoplarla evrenin en uzak köşelerine baktıklarında, büyük kümeler ve diğer yapılar içerisinde yer alan çok sayıda galaksi görürler. Bu durum sizi evrenin esas olarak galaksilerden, yıldızlardan, gaz ve tozdan, yani gözle görülebilir olan şeylerden oluştuğu düşüncesine götürebilir. Ne var ki, çoğu gökbilimci, gözle görünür maddenin evrenin sadece küçük bir bölümünü oluşturduğuna inanıyor. Evrenin büyük bir bölümü gözle görünmez şeyden oluşuyor ve bu yüzdendir ki buna karanlık madde adı veriliyor. Karanlık madde tam olarak nedir? Onu nasıl tespit edebiliriz? Karanlık maddenin bir bütün olarak evrendeki önemi nedir?

endüksiyon
Bu yazıda bu soruların cevaplarını bulmaya çalışacağız. Karanlık maddenin varlığına ilişkin kanıtlara, nasıl tespit edilip üzerinde nasıl çalışma yapıldığına, doğasının ne olduğuna ve evrenin yapısını ve kaderini nasıl etkilediğine bakacağız.

Karanlık Madde Nedir?

Basitçe söylersek, karanlık madde gökbilimciler tarafından teleskoplarla görülemez. Karanlık madde, tespit edilebilmesi için yeterli ışık saçmaz, ya da yansıtmaz. Bu yüzdendir ki bir yıldız gibi parlak değildir. Atomlar, moleküller ve atomaltı parçacıklar karanlık maddedir. Sizler karanlık maddesinizdir. Yeryüzündeki her şey karanlık maddedir. Gezegenler, kahverengi cüce yıldızlar ve kara delikler karanlık maddedir. Temelde karanlık madde görülemez. Bilim adamları karanlık maddenin nerede olduğunu, gördüğümüz şeyler üzerindeki çekim gücüne bakarak tahmin edebilir.

Karanlık maddeyi göremeyiz, ama onu normal madde üzerindeki çekim etkisiyle ve sıcak, karanlık madde tarafından saçılan X-ışınlarıyla tespit edebiliriz. O halde, karanlık madde gerçekte nedir? Neden oluşur?

Karanlık Maddenin Bileşimi

Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım — karanlık maddenin doğasının ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ama bazı olasılıklara bakabiliriz.

Bu x-ray teleskop görüntüsü mavi olarak görülen karanlık maddenin bu galaksinin kütlesinin çoğunu oluşturduğunu gösteriyor.

İlk olarak, karanlık madde protonlardan, nötronlardan ve elektronlardan oluşan sıradan madde olabilir. Bu sıradan madde ışık yaymaz ve ışığı soğurmaz, ama çekimsel etkilerde bulunur. Bazı olasılıklar şunlar olabilir:

•Kahverengi cüceler — Bu büyük nesneler tıpkı yıldızlar gibi oluşmuştur ama hidrojen füzyonu başlatabilecek kritik kütleye erişmek için hiç bir zaman yeterli gaz ve toz biriktirememişlerdir. Kahverengi cüceler güneşin kütlesinin yüzde beşi kadardır, yani genellikle bir gezegenden daha büyük olmakla birlikte bir yıldız kadar büyük değildirler. Gökbilimciler bu ve benzeri nesneleri MACHO [Massive Compact Halo Objects/Büyük Kütleli Yoğun Hâle Cisimler] olarak adlandırırlar. MACHO’lar çekimsel bükülmeler yoluyla tespit edilebilirler. Gökbilimciler kahverengi cücelerin galaksideki karanlık maddeyi açıklamaya yetecek kadar çok sayıda olmadığını düşünüyorlar.
•Beyaz cüceler — Bunlar ölmüş küçük ve orta boy yıldızların çekirdeklerinin kalıntılarıdır. Her ne kadar çok sayıda beyaz cüce var ise de, karanlık maddeyi açıklamaya yetecek kadar değildirler (onlardan geriye çok miktarda helyum kalmış olması gerekir, ama bu gözlenmiş değil).
•Nötron yıldızları/kara delikler — Süpernova patlamalarından sonra, büyük yıldızların çekirdeklerinden son geriye kalanlardır. Büyük çekimsel etkilere sahip olmalarına ve ve görünmez olup kara deliklerde olduğu gibi ışığın kaçmasını önlemelerine rağmen karanlık maddeyi açıklamak için çok az sayıdadırlar.
İkinci olarak karanlık madde tümüyle yeni bir tür madde veya olağandışı madde olabilir. Olağandışı madde muhtemelen atomaltı parçacıklardan oluşuyor. Bu atomaltı parçacıklar olağan maddeyle zayıf bir şekilde etkileşim içerisindeler ve WIMP [Weakly Interacting Massive Particles / Zayıf Etkileşimli Büyük Kütleli Parçacıklar] olarak adlandırılıyorlar.

•Nötrinolar — Bunlar ışık hızına yakın bir hızda hareket eden ama kütlesi küçük olan atomaltı parçacıklardır. Bu parçacıklar muhtemelen galaksiler arasında az miktarda karanlık madde oluşturuyorlar. Bunun sebebi bir galaksinin çekim gücünden bile kurtulabilecek kadar hızlı hareket ediyor olmaları. Ama galaksiler arasında belli miktarda karanlık madde oluşturabilirler. Bu yüzden çok miktarda karanlık madde oluşturuyor olmaları kuşkuludur.
•Yeni atomaltı parçacıklar — Bu var olduğu düşünülen parçacıklardan çok miktarda olabilir. Bunların çoğu, standart modeldeki parçacıkların sayısını ikiye katlayan süper-simetri teorisinden geliyor. Bunlar görece olarak yavaş hareket ediyorlar ve görece olarak soğuklar (yani, infrared ve X-ray teleskoplarıyla saptanamazlar). Parçacık fizikçileri karanlık maddeyi açıklamak için bu teorik parçacıklar için kanıt bulmaya çalışıyorlar.
◦Nötralinolar (ağır nötrinolar) — Bunlar nötrinolara benzeyen ama daha ağır ve daha yavaş olan hipotetik parçacıklardır. Her ne kadar keşfedilmemiş de olsalar, sıradışı karanlık madde olmaya en yakın aday bunlardır.
◦Aksiyonlar — küçük, nötr, düşük kütleli (bir elektronun milyonda birinden daha küçük) parçacıklar
◦Fotinolar — Bunlar fotonlara benzerler ama kütleleri bir protondan 10 ila 100 kat daha büyüktür. Fotinolar yüksüzdür ve maddeyle zayıf bir şekilde etkileşir.
Bilim adamları sıradan maddenin evrendeki karanlık maddenin yüzde 20′sini oluşturabileceğini tahmin ediyorlar.

Karanlık Maddenin Tesbiti

Karanlık madde problemi gökbilimcilerin kendi galaksimiz Samanyolu gibi galaksileri incelemeye başlamalarıyla birlikte ortaya çıktı. Dışarıdan göründüğü kadarıyla Samanyolu’nun yapısına bakacak olursak bu galakside bulunan 100 milyar civarındaki yıldız galaktik diskte bulunuyor. Yıldızların çoğu diskin merkezinde yoğunlaşmıştır. Disk düzleminin üstünde ve altında birkaç yüz dağınık küresel kümeler ve halo adı verilen büyük, loş, yuvarlak bölge bulunmaktadır.

Gökbilimciler Samanyolu’nu araştırırken galaksi ve yıldız kümeleri içerisindeki kütleleri ve kütlelerin dağılımını hesaplamak istediler. Ama galaksi boyundaki bir şeyin ağırlığını tartamazsınız — bu yüzden, kütlesini başka yöntemlerle bulmak zorundasınızdır. Yöntemlerden biri ışık yoğunluğunu veya parlaklığı ölçmektir. Parlaklık bir yıldızın kütlesiyle bağıntılıdır, yani bir yıldız ne kadar parlaksa kütlesi de o oranda büyüktür. Parlaklık ölçümlerinden, güneşin yörüngesiyle Samanyolu’nun merkezi arasındaki ışımanın 15 milyar güneşe denk olduğunu biliyoruz.

Galaktik kütleyi ölçmenin bir diğer yolu da galaktik diskin dönmesi yoluyladır. Galaksinin tıpkı bir CD veya bir atlıkarınca gibi döndüğünü ve sizin de ona dış ucundan doğru baktığınızı tahayyül edin. Galaksi içerisinde yıldızlar merkezden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bu yıldızlardan bazıları bizden uzağa doğru hareket ederken, diğerleri de bize doğru hareket etmektedirler. Doppler Etkisi’ni kullanarak yıldızlardan gelen ışığı ölçerek yıldızların hareket ettiği hız ve doğrultuyu hesaplayabiliriz. Bu şekilde bir galaktik dönme eğrisi elde edebilmek için galaksinin merkezinden farklı uzaklıklardaki yıldızların hızını belirleyebiliriz.

Doppler Etkisi
Bir itfaiye sireninin sesinin, araç uzaklaştıkça azalmasına çok benzer bir şekilde, yıldızların hareketi onlardan bize gelen ışığın dalga boylarını etkiler. Bu görüngüye Doppler Etkisi denir. Doppler Etkisi’ni, bir yıldızın spektrumundaki çizgileri ölçerek ve bunları standart bir lambanın spektrumuyla karşılaştırarak hesaplayabiliriz. Doppler kaymasının miktarı bize göreceli olarak ne kadar hızlı hareket ettiğini gösterir. Ayrıca Doppler kaymasının yönü, bize yıldızın hareket yönünü de anlatır. Eğer yıldızın spektrumu mavi uca kaymışsa yıldız bize doğru hareket ediyordur; eğer spektrum kırmızı uca kaymışsa, yıldız bizden uzaklaşıyordur.

Rotasyon eğrisi bize galaksi içerisindeki kütlenin dağılımı hakkında bilgi verir. Eğer galaksi bizim güneş sistemimiz gibiyse, yani kütle merkezde yoğunlaşmış ise, çekim gücü merkeze yakın olan yerlerde daha büyük olacaktır (ve bu şekilde merkezden uzaklaştıkça da çekim gücü azalacaktır). Böylece, merkeze yakın cisimler daha uzaktakilerden daha hızlı döneceklerdir, tıpkı bir buz dansçısının, kolları vücuduna yaklaştıkça daha hızlı dönmesinde olduğu gibi. Dolayısıyla, galaksi merkezine yakın yıldızların, daha uzaktakilere göre daha büyük dönme hızına sahip olacaklarını ve galaktik dönme eğrisinin, mesafenin bir fonksiyonu olarak katlamalı bir şekilde azalacağını umabiliriz.

Ama, yazımızın devamında göreceğimiz gibi, gökbilimciler işlerin pek de umdukları gibi olmadığını keşfettiler…

Kütlenin Parlaklığa Oranının Keşfi

Gökbilimciler Samanyolu’nun galaktik dönme eğrisini ölçtüklerinde, dönüş hızı mesafeyle birlikte katlanarak azalmadı. Gerçekte tam tersine azaldı ve sonra sabite yakın bir değerde karar kıldı. Böylece, kalaktik kütlenin çoğunun galaksinin uç kısımlarında veya halo bölümünde yer aldığı sonucuna vardılarGalaksinin dış bölgeleri veya halo bölümleri çok az ışık saçmaktadır. Bundan dolayı, bu bölgelerdeki bu çok miktardaki külte her ne ise karanlıktır. Ve, “karanlık madde” terimi buradan gelmektedir. Gerçekte Samanyolu’nda ışıklı maddeden altı kat fazla karanlık madde bulunmaktadır.

Samanyolu’nda kütlenin ışığa oranının yüksek olduğu yolundaki bu keşif aslında yeni değildi. 1933′te gökbilimci Fritz Zwicky galaksi kümelerindeki (yani, birbirinin yörüngesinde dönen büyük galaksi yığınlarındaki) ışıklı kütleyi ve dönen kütleyi hesaplamak için benzer yöntemler kullandı. Kütlenin parlaklığa (yani, ışıma gücüne) oranlarının 100′den büyük olduğunu buldu. Zwicky toplam kütle ile ışıklı kütle arasındaki farklılıkların karanlık maddeden kaynaklandığını öne sürdü. Bulguları gökbilimcilerin çoğu tarafından kabul görmedi, ama bugün karanlık maddenin var olduğu genel olarak kabul ediliyor.

1960′larda gökbilimci Vera Rubin Andromeda galaksisi için bir dönme eğrisi hazırladı ve Samanyolu’nda gözlemlenene benzer bir örüntü buldu. Kendisi ve meslektaşı Kent Ford çeşitli spiral galaksiler için de dönme eğrileri hazırladılar ve Samanyolu’nunkine benzer eğriler buldular. Bütün bu sonuçların imlediği şey şu iki olasılığa işaret ediyordu:

1. Çekim gücü ve dönmeyi anlayışımızda bir şeyler baştan sona yanlıştı. Ama bu muhtemel gözükmüyordu çünkü Newton’un yasaları yüzyıllardır sınamalardan başarıyla geçmişti. Newton yasaları birçok duruma uygulanabiliyordu. Bunun tek istisnası ışık hızına yakın veya aşırı çekim gücü içerisinde hareket eden cisimlerdi. Bu durumlarda da Einstein’in özel ve genel görecelik teorileri uygulanıyordu.

2. Galaksiler ve galaktik kümeler ışıklı maddeden çok daha fazla karanlık madde içermek zorundaydı.

Gökbilimciler karanlık maddeyi yaydığı X-ışınlarıyla tesbit edebilirler.

X-ışınları ve ışığın bükülmesi

Dönme eğrisine ek olarak gökbilimciler büyük galaksi kütlelerini ve galaktik kümeleri teyit etmek için X-ışını gözlemlerini kullandılar. Çok yüksek ısılara çıktığında gazlar X-ışınları yayarlar. Madde ısındıkça yayılan X-ışını da artar.

Böylece, gökbilimciler galaktik kümeler arasındaki ortama X-ışını teleskoplarıyla baktıklarında onlarca ve yüzlerce milyon santigrat derecede büyük gaz bulutları gördüler. Bu gaz bulutları optik teleskoplar tarafından görülemiyordu. Gökbilimciler ısı ölçümlerinden hareketle kütlenin miktarını tahmin ettiklerinde, kütlenin parlaklığa (yani, ışıma gücüne) oranının 100 veya daha büyük olduğunu teyit ettiler. Bu da karanlık maddenin varlığına daha fazla kanıt sağladı.

Karanlık madde çekim yoluyla ışığı büküyor

­Genel görecelik kuramında Albert Einstein devasa cisimlerin çekim güçleriyle uzay-zamanı bozunuma uğratabileceğini gösterdi. Şimdi bu görüngüye devasa bir galaktik süper küme örneğinde bakalım. Süper küme çevresindeki uzay-zamanı bozunuma uğratır. Süper kümenin arkasındaki uzak bir cisimden gelen ışık ışınları bozunuma uğramış uzay-zamandan geçer. Böyle olunca, ışık ışınları gözlemcinin nazarında bükülür. Dolayısıyla süper küme optik bir lense çok benzer bir şekilde çekimsel bir lens olarak davranır.

Uzak nesnenin bozunmuş imgesi, lensin şekline bağlı olarak üç olası biçimde görünebilir:

1. Küre — imge Einstein halkası olarak bilinen bir ışık halkası olarak görünebilir

2. Oblong veya elips biçiminde — imge dört imgeye bölünür ve Einstein haçı olarak bilinen bir haç olarak görünür

3. Küme — imge bir muz-biçimli kavisler dizisi olarak görünür

Bükülme açısının ölçülmesiyle, gökbilimciler çekimsel lensin kütlesini hesaplayabilirler (bükülme ne kadar büyükse, lens o kadar büyük olur). Gökbilimciler bu yöntemi kullanarak, galaktik kümelerin — tıpkı dönme eğrileri ve X-ışını imgelerinin imlediği gibi— gerçekten de büyük kütleleri olduğunu teyit ettiler.

Büyük kütleler ışıltılı maddenin ölçülen kütlelerini aşar (yani, kütlenin parlaklığa oranı) ve karanlık maddeye kanıt sağlar.

Karanlık madde ve evrenin kaderi

Gökbilimci Margaret Geller ve Emilio E. Falco evrendeki galaksilerin ve galaktik kümelerin konumlarının haritasını çıkardıklarında, bu cisimlerin rasgele bir şekilde dağılmadıkları belli oldu.

Tersine, bu cisimler boşluğa serpiştirilmiş uzun iplikçikler (duvarlar) halinde kümelenmişler ve bu şekilde evrene örümcek ağı benzeri bir yapı kazandırmışlardır. Böylesi bir yapı nasıl oluşmuştur? Bu yapıyı bir arada tutan nedir?

Evrenin oluşumuna ilişkin Büyük Patlama teorisine göre evren ilk zamanlarda muazzam bir genişleme yaşamıştır ve bu genişleme bugün de sürmektedir. Bu tip bir yapının tek açıklaması, çekim gücünün bu galaksileri duvarlar veya iplikçikler halinde bir arada tuttuğudur. Çekim gücünün bu galaksileri bir arada tutabilmesi için Büyük Patlama’dan geriye çok miktarda kütle, özellikle de görünmeyen kütle (yani, karanlık madde) kalması gerekir. Gerçekte, evrenin oluşumuna ilişkin üstün-bilgisayar simülasyonları galaksilerin, galaktik kümelerin ve büyük yapıların evrenin ilk dönemindeki karanlık maddenin bir araya toplanmasıyla zaman içerisinde oluşabileceğini gösteriyor. Böylece, karanlık madde bu evrensel yapıyı bir arada tutan önemli bir “zamk” olabilir. Gelecekteki araştırmalar karanlık maddenin bütün evreni doldurup doldurmadığı sorusuna cevap arayacaklardır.

Karanlık madde, evrene varolan yapısını kazandırmanın yanısıra, evrenin kaderinde de bir rol oynayabilir. Evren genişliyor, ama bu genişleme sonsuza dek sürecek midir? Çekim gücü genişlemenin kaderinin ne olacağını nihai olarak belirleyecek. Ve çekim gücü evrenin kütlesine dayanıyor, ona bağlı. Daha özgül bir şekilde ifade etmek gerekirse, evrende, ne olabileceğini belirleyen kritik bir kütle yoğunluğu var. 10-29g/cm3­ değerindeki bu yoğunluk, bir telefon kulübesindeki birkaç hidrojen atomuna denk geliyor.

•Kapalı evren — Eğer gerçek kütle yoğunluğu kritik kütle yoğunluğundan büyükse, evrenin genişlemesi yavaşlayacak, duracak ve gerisingeri kendi içine çökecektir.
•Kritik veya düz evren — Eğer gerçek kütle yoğunluğu kritik kütle yoğunluğuna eşit ise evren sonsuza kadar genişlemeyi sürdürecek, ama genişleme oranı zaman ilerledikçe gitgide azalacaktır. Evrendeki herşey, sonunda soğuyacaktır.
•Açık evren — Eğer gerçek kütle yoğunluğu kritik kütle yoğunluğundan az ise, evren genişleme hızında hiçbir değişiklik olmaksızın genişlemeyi sürdürecektir.
Kütle yoğunluğu hesaplamaları hem aydınlık maddeyi hem de karanlık maddeyi içermelidir. Böylece, evrende ne kadar karanlık madde olduğunu bilmek önemlidir.

Uzak süpernovaların hareketlerine ilişkin son gözlemler evrenin genişleme hızının ivme kazandığına işaret etmektedir. Bu, dördüncü bir olasılığın önünü açmaktadır. Bu,na göre evren artan bir ivmeyle genişlemektedir ve bu şekilde galaksiler birbirinden görece olarak daha hızlı uzaklaşacaklardır ve evren soğuk ve karanlık hale gelecektir (ve bu açık evrende olduğundan daha hızlı gerçekleşecektir, ama bunun gerçekleşmesi yine milyarlarca yıl alacaktır). Bu ivmeye neyin sebep olduğu bilinmemekte ama buna karanlık enerji adı verilmektedir. Karanlık enerji, karanlık maddeden daha da gizemlidir; ne var ki, evrenin genişleme ivmesini açıklayabilmek için bundan çok miktarda olması gerekir.

Günümüzdeki evrenbilim araştırmaları şu sorulara cevap aramaktadır:

•Karanlık maddenin doğası nedir?
•Ne miktarda karanlık madde vardır?
•Evrendeki karanlık maddenin kesin dağılımı nedir?
•Karanlık enerji nedir?
Bu sorulara verilecek cevaplar evrenin kökeni, yapısı ve kaderi hakkında bildiklerimize yeni ufuklar kazandıracaktır.

>Küresel ısınma çok iyi bir şeydir

>kuresel-isinma_bir_image2.jpgBir suç işlendiği zaman ilk akla gelmesi gereken şey “bu kime yarar?” diye sormak.

Küresel ısınma ve getirdiği felaketler karşısında gelişmiş ülkelerin takındığı tavra baktığımız zaman ikinci sınıf polisiye filmlerin uyanık dulları akla geliyor. Hani hayat sigortasından faydalanmak için kocasını öldürüp de polis gelince karalar bağlayan, yalandan ağlama krizleri geçiren dullar.Küresel ısınma “sayesinde” bazı ülkeler milli zenginliklerini ikiyle çarpacaklar desek herhalde abartmış olmayız.
Kim bu bazıları? En başta Kanada, Rusya ve Danimarka. Ardından da Japonya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri. Yani ne BM’nin Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ne de G10 grubunun ülkeleri küresel ısınmadan şikâyetçi değiller, tam tersine, neredeyse zil takıp oynayacaklar.
iki-dunya-yollar.jpg
Neden? Yukarıda sunduğumuz haritayı bir elinize alın, küresel ısınma konusunda gelişmiş ülkelerin kopardığı gürültüyü ise diğer elinize. Küresel ısınma “sayesinde” erimeye başlayan buzullar bu güne kadar geçilmez sanılan deniz yollarını ve kara parçalarını ulaşıma açıyor ve bu kuzey yarı kürenin zengin ülkeleri için mükemmel bir haber.
Madenler ve petrol
Öncelikle Kanada ve Rusya, bir ölçüde de ABD ve Danimarka şimdiye kadar -50°’ye varan aşırı soğuklar nedeniyle kullanamadıkları bir kaç milyon kilometre karelik alanı kullanıma açıyorlar. Altın, gümüş, petrol, doğal gaz, kurşun, elmas, çinko kaynayan bu bölgenin yeraltı zenginlikleri Kuzey Kutbu’na kıyısı olan ülkeler için son derecede önemli bir gelir kaynağı olacak. Birçok maden için dünya rezervlerinin üçte birinin bu bölgede bulunduğunu söyleyebiliriz. Meselâ Rusya’nın Sibirya’daki kömür, petrol ve doğal gaz yatakları enerji karşılığı olarak dünya rezervlerinin %30’unu teşkil ediyor. (FELDEN Marceau, « la confrontation océanique : Arctique contre Pacifique », la revue maritime, 1992. ) Bu konuda Rusya Bilimler Akademisi üyesi Igor Tomberg’in Doğu Sibirya ve Uzak doğu Rusya’nın geleceğidir” başlıklı makalesi okunabilir. (« La Sibérie orientale et l’Extrême-Orient sont l’avenir de la Russie », Russian News and information agency Novosti, 24 ocak 2006.)
Kanada’nın da Kuzey Kutup dairesine yakın toprakları sayesinde uranyum ihracatında dünya birincisi, doğal gazda ise dünya ikinci olduğunu hatırlayalım. Aynı ülkenin kuzey adalarındaki elmas rezervleri ise dünya rezervlerinin %15’i kadar. Haliyle bu bölgelerin ısınması yeraltı zenginliklerinin işletme maliyetlerini düşürüyor.(http://www.canada.gc.ca/)
Küresel ısınmanın zevkten havalar uçurduğu bir başka ülke de ABD demiştik. Alaska’nın karadaki petrol rezervleri 10.4 milyar varil yani ABD’nin 16 aylık tüketimi kadar. (SAUMURE Eric, « États-Unis et pétrole : l’Alaska et l’Arctique en ligne de mire », La Grande époque, ocak 2006.) işte bunun için eriyen buzların boşaltacağı açık denizde petrol aramak, çıkarmak ve boru hattı döşemek çok daha ucuz olacak.
Strateji

Panama Kanalı ABD deniz kuvvetlerinin ve Amerikan ticaret filosunun yumuşak karnı. Bu kanalın işlemesine mani olabilecek bir deniz kazası veya terörist saldırı hem deniz kuvvetlerinin ikiye bölünmesine hem de iki okyanus arasındaki ticaretin kilitlenmesine yol açabilir. Ayrıca Panama Kanalının genişliği (ya da darlığı) Nimitz sınıfı uçak gemilerinin bu su yolunu kullanmasına engel. Gene aynı sebeple panamax denen boyutlardaki ticaret gemileri ile taşımacılık yapmak zorunda ABD ile ticaret yapan ülkeler. Panamax gemiler sadece 4500 konteynır taşırken post-panamax denen gemiler 12 bin konteynır taşıyarak maliyeti düşürebiliyorlar. Aşağıda panamax ile post-panamax’ı karşılaştıran bir tablo sunuyoruz:
panamax1.jpg
Malaca ve Süveyş gibi kanalların da buna benzer kısıtlar getirdiğini ve buzların erimesiyle ABD’li stratejistlerin uykularını kaçıran bu kâbusların sona ereceğini kısaca belirtelim.
Asırlardır sıcak denizlere inmek ve büyük ticaret yollarına erişmek için savaşan Rusya da eriyen buzlardan nasibini alacak. Bugüne kadar kışın donmayan çok az limanı bulunan bu ülke birden bire istemediği kadar kıyı kentine kavuşacak. Gerek askerî gerekse ticarî manevra kabiliyetini arttıracak olan Rusya küresel ısınmanın çok sevindirdiği ülkelerden.
Kısalan ticaret yolları
Yukarıdaki haritada gösterdiğimiz gibi Batı Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Amerika limanları birbirlerine yaklaşacak eriyen buzlar “sayesinde”. Ne kadar? 5000 ilâ 15 000 km. Bu ne kadar önemli? 3000-4000 konteynır taşıyabilen bir yük gemisinin günlük maliyetinin 10 bin dolar olduğunu dikkate alırsanız ÇOK ÖNEMLi. En azından kutup ayılarından, balinalardan, foklardan ve hayatı tehlikeye girecek olan bir milyar insandan çok daha önemli (!).
Daha ayrıntılı bir fikir edinmek için Londra, Hamburg, New York, Vancouver, ve Yokohama (Tokyo) limanları arasındaki mesafenin kısaltılmasına Kanada geçişinin katkısını gösteren şu tabloya bakılabilir:
distances.jpg
Unutulmaması gereken bir diğer nokta ise Kuzey-Batı geçişi (Kanada) adı verilen yolun bir alternatifinin de Kuzey-Doğu geçişi (Rusya) olduğu. Uydu fotoğraflarının ortaya koyduğu ve denizcilerin de teyid ettiği gibi Rusya kıyılarında erime daha hızlı. Hali hazırda yılın altı ayı buzkıran gemilere ihtiyaç duyulmadan erişilebilecek birçok liman mevcut artık Sibirya’da.
Kesin mi? Ne zaman? Önlenebilir mi?
Bu konudan bahsedilirken 2100’lerden konuşuluyor genellikle. Oysa buzların erimesi çoktan başladı ve gerek hükümetler gerekse taşıma firmaları bu yeni duruma hazırlık yapıyorlar. Örneğin Hudson körfezindeki Churchill limanı eskiden ekimde donmaya başlarken 2004’ten beri kasım ayına kadar trafiğe açık. Limanın ve bölgedeki demiryolunun sahibi olan OmniTRAX firması kapasitenin artırılması için 35 milyon dolar yatırım yaptı. Rusya’da ise Murmansk limanını büyütmek için petrol şirketleri 5 milyar dolar harcamaya hazırlanıyorlar.
eylul.jpg
Özetle küresel ısınma dündü. Buzların erimesi bugün. Gerçekte alınması gereken önlemlerin çok gerisinde olan Kyoto protokolünün dahi imzalanmamış olması önümüzdeki 30 yılda çok şeyin değişeceğini haber veriyor. Artık “küresel ısınmanın önüne nasıl geçeriz?” sorusu anlamını yitirdi. Artık çok geç. Çünkü bu doğal felaketin “memnun” edeceği ülkeler ve firmalar dünyanın en güçlüleri iken zarar görecek olanlar da en fakirler ve en zayıflar. Bu aşamada “bizi bekleyen zorluklara nasıl göğüs gereriz?” tarzından sorular sormak daha gerçekçi olacak.
Kaybedenler: Müslümanlar
Geçen şubat ayında Paris’te IPCC’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change) son toplantısı yapıldı. Bu tür toplantıların kim bilir kaçıncısı olan bu sonuncusu da 1400 sayfalık bir rapor yayınladı. IPCC’nin internet sitesinden bu rapora erişmek mümkün : http://www.ipcc.ch/.
Hangi ihtimalle nelerin değişeceğini uzun uzadıya anlatan rapora göre yaşadığımız dünya artık eskisi gibi olmayacak. Yağışlar daha seyrek ama daha yoğun olacak meselâ. Denizden uzak bölgelerde olumsuz etkiler daha sert hissedilecek. Tarımın en azından geleneksel yolla yapılan tarımın zorlaşacağı günler bekliyor bizi. Elbette ağırlaşan iklim koşulları, zorlaşan tarımsal üretim ve yükselen yiyecek fiyatları ilk önce fakir ülkeleri ve zengin ülkelerin fakir insanlarını vuracak. Raporu hazırlayan uzmanlar milyonlarca insanın eko-sığınmacı olarak yiyeceğin daha bol olduğu bölgelere akın edeceğini, bunun da etnik ve sosyal gerginlikleri körükleyeceğini öngörüyorlar. Bu koşullarda elbette ki gelişmekte olan ülkelerin zaten doyma noktasında olan altyapıları, polis, sağlık vb teşkilatları çökebilir. Bütün bu çalkantılar en fazla 20-25 yıla yayılacak. Yani ülkelerin uyum sağlamak için çok fazla vakitleri kalmadı. Bu veriler karşısında kırılgan demokrasilerin çökebileceği, bir tür eko-faşizm tehlikesiyle karşı karşıya olacağımızı da söylemek için kristal bir küreye ihtiyacımız yok.
Küresel ısınma nedeniyle kutup ayıları ve foklar ile beraber hayatı tehlike altına girecek olan bir milyar insan var. Bu insanların yaklaşık olarak yarısını müslümanlar oluşturuyor : Meselâ Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya yağışların azalacağı öngörülen bölgeler arasında. Bangladeş gibi ülkelerde ise suların yükselmesinden ve verimsizleşen tarım arazilerinden dolayı kaybedilecek yaşam alanları milyonlarca insanı mülteci durumuna düşürecek.
1970-2004 arasındaki sıcaklık artışını gösteren aşağıdaki haritada 1 ilâ 2 derecelik sıcaklık artışı gözlemlenen bölgeler İslâm Alemi’nin önemli bir kısmını kapsıyor.
temp_change.jpg
Bunlara ek olarak ticaret yollarının yer değiştirmesiyle bazı Müslüman ülkeler stratejik önemlerini kısmen kaybedebilecekler: Rusları sıcak denizlere bağlayan tek yol olan Karadeniz ve Boğazlar yolu ve benzeri şekilde Mısır’daki Süveyş ve Endonezya’daki Malaca boğazının önemini azalacak. Bu yeni yollar özelikle ekonomisi kanal geçiş ücretine bağlı olan Mısır’ın GSMH’sı için ciddi bir tehdit. Basta Rusya olmak üzere birçok endüstri ülkesinin ekonomilerinin ağırlık merkezi kuzeye kayacak.
.Dünyanın ısınması yeni bir şey değil
Kyoto protokolü veya IPCC gibi inisiyatifler bizce göz boyamadan öteye gitmiyor. Zira küresel ısınma neredeyse 200 yıldır bilim adamlarınca tartışılan bir konu.
1824’te Fransız matematikçi Fourrier ve 1896’da Nobel ödüllü İsveçli fizikçi Arrhenius hem karbon dioksitin ısınmadaki rolünü hem de insanların buna katkısını ispatladılar. 1956’da Revelle ve Suess okyanusların bu kadar CO2’i yok edemeyeceğini, insanlığın geri dönüsü imkânsız bir jeofizik deney yapmakta olduğunu söylediler. Kaynak olarak :
1. Fourier’nin Annales de chimie et de physique’de yayınlanan « Remarques générales sur la température du globe terrestre et des espaces planétaires », (cilt 27-1824, sayfa 136-167)
2. Arrhenius’un The London, Edinburgh and Dublin Philosophical Magazine and Journal of Science’ta yayınlanan « On the Influence of Carbonic Acid in the Air upon the Temperature of the Ground », (seri 5, 1896, sayfa 237-276)
3. Revelle ve Suess’in Tellus’ta yayınlanan « Carbon Dioxide Exchange between the Atmosphere and the Ocean and the Question of an Increase of Atmospheric CO2 during the Past Decades » (cilt 9-1957, sayfa 18-27)

Makaleleri okunabilir.
Muhtemel sonuçlar
200 yıldır “geliyorum” diyen bu felaketin en sert darbeyi vuracağı coğrafya İslâm coğrafyası.

1. Zenginlerle fakirlerin arasındaki farkların artacağı,
2. Zaten sınırlı olan maddî kaynakların çevre felaketlerini tazmin için kullanılacağı,
3. Eğitim ve sağlık bütçelerinin daha da azalacağı,
4. Açlığın yol açacağı iç göçlerin yeni etnik kavgalara zemin hazırlayacağı
aşikâr.

Bu koşullar altında zaten ağır aksak ilerleyen İslâm demokrasileri iç rakiplerini daha da güçlenmiş olarak karşılarında görebilirler. Çevre felaketlerinin oluşturacağı kriz ortamları silahlı güçlerin bir kurtarıcı/tek kurtarıcı olarak görülmesini kolaylaştırabilir. “Ülkemizin içinde bulunduğu zor koşullar altında” diye başlayan, devleti ve orduyu kutsallaştıran söylemler kul hakkının savunulmasını daha güçleştirebilir.
Ne yapmalı?
Ne yapMAmalı? Sorusundan başlayacak olursak ABD veya Rusya’ya lanet okumanın, Bush ve Putin kuklası yakmanın kimseye faydası olmayacağını sanırım geçmiş tecrübelerimizden öğrendik.
Müslüman yönetimler asırlardır sadece bilime sırt çevirmekle kalmadılar halklarının eğitim seviyelerini de düşük seviyede tuttular. Müslüman aydınlar ise çevre hassasiyetinin siyasal hayata ciddi olarak giriş yaptığı 60’lı yıllardan beri bu konuya gereken önemi vermediler. ALLAH’ın bize emanet ettiği doğayı savunmayı Peace & Love t-shirt’lü hippilere bıraktılar. Türkiye’de de muhafazakâr olsun olmasın hiç bir siyasî partinin bir çevre politikası yok.
Küresel ısınmayı yaklaşan bir sorun olarak görmeyi, Kyoto gibi göz boyayıcı hareketlerden medet ummayı bir kenara bırakmalıyız. Olmuş bir kazadan sonra nasıl tamir yoları aranırsa biz de zaten ısınmış ve daha da ısınacak bir dünyada ayakta durabilmek için kötünün iyisi somut çözümler aramalıyız.
İslâm ülkeleri küresel ısınmanın tehdit ettiği diğer ülkeleri de (Güney Amerika’nın kuzeyi, Güney Doğu Asya, vb) bir araya getirerek ortak bilim komiteleri kurmalı ve bu komitelerle devlet başkanlarından sıradan vatandaşlara kadar herkesin uygulaması gereken somut önlemler ortaya koymalılar. Bu tür bir bilimsel çalışmadan çıkabilecek muhtemel kararlar ve eylemler şunlar olabilir:

1) Soğutma, sulama ve deniz tuzunu arıtma gibi ihtiyaçlardan dolayı enerji gereksinimi artacağı için güneş enerjisi ve nükleer enerji konusunda işbirliği,
2) Deniz suyundan sulama suyu elde etme,
3) Deniz suyuyla tarım,
4) Mülteci kentleri kurma konusunda ilerleme,
5) Kentlerin alt yapısını (içme suyu, kanalizasyon vb) iyileştirme.

Daha genel anlamda müslümanlar artık yüzlerini bilime ve teknolojiye çevirmeliler. Gerçek hayata tekabül etmeyen ideolojilerin, aidiyet savaşlarının terk edilmesi için küresel ısınma güzel bir fırsat oluşturabilir.
Kaynakça
Kitaplar
- Tangredi, Küreselleşme ve deniz gücü (Globalization and maritime power, university Press of the Pacific, Honolulu, Hawaii, 2004)
- Godard ve André, Kutup bölgeleri (Les milieux polaires : Armand Colin, 1999)
- Amiral BESNAULT, Kuzey kutbunun jeostratejisi (Géostratégie de l’Arctique : Economica, 1992)
Makale ve dergiler
- Igor Tomberg’in yazıları – İngilizce ve Rusça (http://en.rian.ru/ )
- Eric Luxemburger, Kuzey deniz yolu: Kuzey Buz Denizi’nin ısınmasını beklerken, (« La route maritime du nord : en attendant le réchauffement climatique de l’Océan Arctique », Deniz kuvvetleri Etüd Dergisi sayı 32, ekim 2005)
- BjØrn TORE GODAI, Norveç dış işleri bakanı, « Kuzey Avrupa işbirliği», NATO dergisi Cilt 42, haziran 1994
- Hervé Coutau-Bégarie, Buzlar Savaşı : Millî Savunma Dergisi, Mayıs 1989 (« Arctique : la guerre des glaces »)
Raporlar
- Arctic Climate Impact Assessment, « the press syndicate of the university of
Cambridge”, http://www.cambridge.org/
- Fransız senatosu Ekonomik temsilciliğinin Rusya ve kuzey geçişleri üzerine raporu http://www.senat.fr/rap/r03-161/r03-16122.html
- Avrupa Enerjisi temini güvenlik raporu http://www.senat.fr/rap/r00-218/r00-218.html
Türkçe internet sitelerinin küresel ısınma sayfaları
NTV “Olumlu” etkiler : http://www.ntvmsnbc.com/news/410450.asp
“Yeni petrol kaynagi kuzey kutbu mu?” http://www.katipler.org/forum/printer_friendly_posts.asp?TID=7459
Yeşiller partisi : http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_content&task=blogcategory&id=24&Itemid=116
TEMA vakfı http://www.tema.org.tr/CevreKutuphanesi/KureselIsinma/KureselIsinma.htm
WWF Türkiye
Green Peace Türkiye http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/iklim-de-i-imi
CNN Türk http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/BILIM/KURESEL_ISINMA/
Zaman Gazetesi
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=376&sy=20070225
Radikal Gazetesi
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220779

Mehmet Yılmaz

>KOZMOSDAN TANRIYA 2

>

Bilinç dışı bir dünyamız var Freud’a göre, diyor ki; “hiçbir heyecan, coşku, duygu ve iç güdü bilinç dışında doğrudan bulunmaz.” Burası önemli, biz genellikle bunların var olduğunu söyleriz diyor. İşte aklı bir aşka takıldı, bir kara sevda içindedir gibi söyleriz ama bunlar aslında doğrudan olgusal olarak bilinç dışında bulunmazlar diyor, temsil edilirler, bilinç dışında temsil yoluyla bulunurlar.

Ya da Lakan’a göre; simgeler bulunur diyor. Biz biraz daha felsefi bağlamda olayı ele alırsak kavramlar ve fikirler bilinç dışına itilirler, duygulanımlar veya iç güdüler değil. Ama ilgi çekici bir şey, eskilerin cin benzetmesi tam da buradadır. Bilinç dışına ittiklerimiz, aslında bizim kendi öz bilincimiz yoluyla kendi yaşamımızı anlamlandırdığımız kavramlar, fikirler ve düşüncelerdir. Biz onları toplumun ve kültürün baskısı karşısında bilinç dışına atıyoruz. Şimdi burada birçok şeyi biz toplumun onadığı normlarla konuşuyoruz; şöyle içimizden geldiği gibi kendi başımıza, yalnızken olduğu gibi değil.
Fakat bilinç dışına attığımız o duygulanımlar mı? Hayır. O duygulanımları biz yaşamıştık. Yaşayıp bitirmiş olduğumuz, olgularına tanık olduğumuz yaşam deneyimlerinin kodlamaları. Bilinç bir zaman onlara eşlik etmişti, hangi düşünce tipiyle eşlik ettiysek bu düşünce tipini biz bilinç dışına atıyoruz. Sonra bilinç dışına attığımız bu duygulanımlarımızın, belki bir simgesi, bir kavramı, bir düşüncesi vardır. Peki bu simgeler neyi temsil ediyor? Elbette yaşantılamış olduğumuz o duygulanımı. Fakat bu alan kendimize özgü olan, ama kimsenin görmesini istemediğimiz, kültür karşısında sakladığımız; bir anlamda bizim gizil benliğimiz. Böylece bilinç dışına ittiğimiz ve orada simgelerle yaşatılan benliğimiz bizim bilinçli dünyamızı da kontrol eder duruma gelir. Size rağmen sizin bilincinize itaat etmez olur. O içgüdüler, o coşkular, o duygulanımlar bir simge ile artık kumanda edilirler ve onunla birlikte yaşamaya başlarlar.

Soru: Bilincin tanıklık etmediği korteks dışı olaylar bilinç dışına atılıyor mu?
Bu söyleniyor, yani bilimsel olarak da böyle bir şey var; fakat biz şimdi Freud bağlamında konuşuyoruz. Freud diyor ki; “böyle bir şey söz konusu olsa bile biz bunu bilincimiz yoluyla kavrayamayız”. Yani bilinç bir şeye eşlik etmemişse, tanıklık etmemişse biz onu hiçbir zaman bilince götüremeyiz.

İnsanda hem bir kozmik birikim hem de genetik birikim var zaten; ama bilinç ona eşlik etmemişse artık onu tanımıyor. “Tanımadığı bir şeyi kendisi tekrar bilinç düzeyine getiremez”, diyor Freud.
Ama bunun ötesi var mı? Var, yani öyle bir düzey daha vardır ki işte burası belki mistik belki bir anlamda parapsikolojik düzeylere kadar taşınabilir. Ama bilinç öyle bir duruma getirilebilir; bir trans pozisyon yaratılabilir ki, sezgilere açık bırakılır. Onlar kendi arketipal formlarıyla bilinçte gelir yer alırlar. Oraya biraz Jung değiniyor ve daha sonra Uzakdoğu felsefesiyle bizim Anadolu Bilgeliği dili arasında buna ait bazı bilgiler var.

Yaşam akıp gitmektedir; algılanmaktadır, olan olmaktadır. Böyle genel kavramlarla söyleyeyim: Bu nesnelerin içinde olan biten gibi; su akmaktadır. Ne oluyor diye baktığınız zaman, onun içinde adesyon, kohesyon kuvvetleri, moleküler yapıları, eğimi, debisi vs hepsini bilebilirsiniz; bir bilgisi vardır ama bir anlamı yoktur. Neden yoktur? Bütün bunlar olurken bu yaşamın içinde bir anlam bulmak olanaklı değil, çünkü olan olmaktadır.

Olmakta olan bu yaşamın içinde bir anlam bulmak olanaklı değil, ikincil bir şey olmaksızın kendi dışında bir referansı olmaksızın anlamlandırılamaz. Bunun anlamı nedir diye sorduğunuzda, bunun referansı kendi dışına taşınır. Kendi içindeki nasıllığı; her olgunun, nesnenin, olayın ve yaşamın nasıllığı, kendisidir. Kendisi olanın başka bir anlamı olamaz zaten. Neden, diye soru soruyorsunuz. Bir şeyin, nedenini araştırıyorsunuz bu metafiziğe götürür bizi. Nedenin etki bağlamında sorulması, nasılı getirir bize. Dolayısıyla bilime götürür. Ama “ne için”, diye sorduğunuzda değer bağlamında anlam söz konusu olur. Herhangi bir olay olmaktadır; bu niçin olmaktadır dediğinizde buna zorunluluk bağlamında bir erek, bir amaç yüklemiş olursunuz. Bir teleoloji çıkar karşınıza o zaman etiğin alanına giriyorsunuz demektir: Niçin? İnsanlar şu davranışları böyle yapsınlar, niçin? Niçin böyle yapayım? Bu “ne için” sorusu bizi etiğe, ahlak sorunsalına taşır. İşte değer kavramı burada karşımıza çıkar.

Buraya kadar anlattıklarım Antikçağda kozmolojinin merkeze oturtulması dönemine karşılık gelir. Platon, felsefenin Sokrates sonrası sorgulanmasını başlatınca etik bir alan açtı bize, niçinleri sormaya başladı ve değer aramaya başladı: İyilik, güzellik, doğruluk gibi birtakım kavramlarla felsefeyi amaçlandırmaya başladı. Platon’un başlattığı, bir anlamda Batı dünyası için söylenebilecek bu sorgulamanın örnekleri Uzakdoğu’da da var. Ayrıca Ortadoğu’da Mısır kökenli kaynaklardan Musa yoluyla, “çadır-mişkan” yoluyla gelecek olan değer sorgulamaları var ve böylece, din doğmaya başlıyor. Hangi din? Yaşamın anlamını sorgulayarak bulduğunuz değerlerin toplamı olan din. Biraz ilgi çekici bir yaklaşım getiriyorum burada ben. Sanki felsefi bir din, çünkü pozitivist literatür bize aktarım yaparken din olgusunun oluşmasını, kökenlerini ve gelişimini anlatırken daha çok doğa olayları karşısında insanın aciz kalmasıyla ilgili bir tapımı, boyun eğmeyi ve bu boyun eğmeye karşı başkaldırıyı içeren bir din fenomeninden söz eder. İlk evrede çevrenin bilincinde olup kendi bilincinde olmayan insanlar için bu doğru bir tespittir ancak, yaşamı sorgulamayla başlayan ve kendinin bilincine varan insanlar için -ki ben buna insanlığın ikinci evresi diyorum- din olgusu artık bir değerler olgusudur. Dinlerin değerler manzumesi olarak ortaya çıkışı, yaşama anlam kazandırma girişimi bir yüceltme olgusuyla karşılanmıştır. Dinlerin değerleri yaşama geçirme isteği daha çok toplumsaldır ve toplum tarafından sorgulanmaksızın kabul görmüştür.

Değerlerin yaşamın sorgulanmasıyla ortaya konmasını ise felsefede görüyoruz. Ünlü düşünür Sokrat, “sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez” demiştir. Bu sorgulamanın gelişmiş biçimine Platon’da rastlarız. Daha sonra İskenderiye’de Philon’da felsefi değerlerle dinsel değerlerin aynı hakikatin iki görünümü olduğunu göstermeye yönelik çalışmalarla karşılaşıyoruz.

Nedir bu anlayış? Bu, yaşamın değerini sorgulamak, yaşam ne anlama geliyor? Niçin varım? Nasıl varım? Neden varım? değil; hedefim var mı? Ereğim var mı?
Yaşamda eğer belli bir ereğim yoksa, o ereğe bağlı bir niyetim yoksa bu yaşamın anlamı ne? O zaman niye bazı şeyleri yapayım ya da yapmayayım? Beni belirleyecek olan nedir?.

Hermetik kökenli düşünce temelli bir tanrı kavrayışı, pozitivist düşünceye göre bir gerileme olarak algılanan ortaçağ düşüncesi ya da tanrı merkezli düşünce, alternatif olarak sunduğum görüşte bir ilerlemedir. Değerlerin öznesi olan insanın değerlerin evrenseller olma düzeyinde, bu evrensel değerlerin öznesi ve yüklemi olarak tanrı kavramı, insan için erek-bilimsel bir aşkın özne olarak yücelme cazibesidir. Yaşamın değerinin sorgulanması ve ona bir yanıt arama anlamında bir ilerlemedir. İnsanın kendini bir değer olarak üretmesinin yolunu seçme anlamında bir ilerlemedir.

Antikçağın, mutlak anlam evrendedir yargısına karşın, artık mutlak anlam evrende değil onu yapandadır, tanrıdadır ve anlama onu yapana duyulan kişisel bir inan ile varılabilir. Bu, ortaçağ düşüncesinin en temel özelliğidir. Salt yaşamın kendisini yaşamak anlamında ve nesnesini kavrayan bilimsel bir tutum, nesnesini kavrayan bilinç anlamında yaşayan insan, yaşamı ne için yaşadığını sorgulamaya başladığında, yaşama değer yüklediğinde ya da yaşamdan değer çıkarsama anlamında düşünmeye başladığı zaman kendisini sorgulamanın geçiş aşamasında tanrıyı yaratmıştır. Yani tanrı kavramı aslında öznenin arayışının bir evrensel modelidir. Özne kendini arıyor.

Töz felsefesi vardır Antik Yunan’da: Burada sorgulanan, anlaşılmak istenen nesnenin kendisidir; temel amaç nesnenin bilinmesidir; bunun yanında nesneyi bilen, bilenin bilinmesi konusu o ölçüde önemli ele alınmamıştır. Descartes kuşkuyu bir yöntem olarak kullanıp düşünceyi sorgulamaya girişmiştir. Böylece özne felsefesi yöntemli bir biçimde ortaya çıkmış oldu. Bu öyle bir felsefe ki giderek psikolojiyi onun üzerine kurduk. Düşüncenin analizleri, düşünce yoluyla analizler, düşüncenin düşünce üzerine analizleri, bütün bunlar psikolojiyi yaratıyor. Nesnel bilimlerin karşısında sosyal, toplumsal, tarihsel, psikolojik yargıların; sanat üzerine düşüncelerin, sanatın arkasında oluşacak olan felsefelerin kaynağının da Descartes olduğunu söyleyebiliriz.

Bilinç bu noktada “ben kimim” sorusunu soruyor. Fakat bu soruyu sorma aşaması birden ortaya çıkmıyor. Daha öncesi var; tanrı temelli, tanrının merkeze oturtulduğu ortaçağ düşüncesi. Eğer bu hamilelik dönemi olmasaydı özne felsefesine geçiş olmazdı.

Ortaçağ düşüncesinde tanrı, evrenin yaratıcısıdır, bu yaratma kavramı ilginç. Platon’da biliyorsunuz tanrı kavrayışı var ama onun tanrı kavrayışı düzenleyici tanrı ya da mimar tanrı. Malzeme var, malzeme ezeli, ebedi, mimar tanrı bir akıl, bir nous. O nous geliyor o malzemeye, bir plan doğrultusunda bir gerçeklik kazandırıyordu. O zamana kadar Antik Yunan’da yaratıcı ve yaratma kavramı yok:

Niye yok? Parmanides’te varlık kavramı vardır, yokluk yoktur. Pythagoras’ta bütün evren sayılarla ifade edilir ve sayıların anası “bir”dir, her şey “bir”den çıkmıştır ve tekrar “bir”e dönecektir. Varlık vardır, tektir, yokluk yoktur. Çokluk, birliğin o tekliğinden çıkmıştır. Daha sonra tasavvufu anlatacak olan görüşler, Pythagoras’tan çokca etkilenmiştir. Burada yaratma kavramı yok, hep düzenleme kavramı var, yokluk yok olunca yaratma kavramı yok, çünkü sıfır yok.

Yokluk ilk kez Hint düşüncesinde “Nirvana” sözcüğü ile ifade edilen bir kavrayış olarak ortaya çıktı. Bu kavram matematikte de ifadesini buldu: Sıfır. Sonra Araplar yoluyla bu sıfır Antik Yunan’a aktarıldı ve Antik Yunan’ın o büyük ustalıklarının içine sıfır girdi, çünkü sıfırı bilmiyorlardı. Yaratma kavramı ortaçağın tanrı temelli düşüncesinin en önemli kavramlarından birisidir. Batıya Hıristiyanlık yoluyla giriyor; yaratma kavramını insanlara İsa öğretiyor. O zamana kadar oluşma ya da oluşum var. İsa geliyor; bu başka türlü bir düşünce: Yaratıcı var diyor, işler değişiyor.

Metin BOBAROĞLU

>Anayasa Mahkemesinin Alacağı Karar Neden Yok Hükmünde?

>

Yasama işlemleri de yönetsel (idari) işlemler gibi kurucu ve tamamlayıcı unsurlardan oluşur.

Kanun tasarı ve tekliflerinin Meclis’ce görüşülüp karara bağlanması ve kabul edilen kanunların Cumhurbaşkanı tarafından Resmî Gazete’de yayımlanması yasama işleminin kurucu unsurlarıdır.

Kurucu unsurlardaki eksiklik yetki ve şekil bakımından yasama işlemini yokluk yaptırımı ile karşı karşıya bırakır.

Aynı husus anayasa değişikliği içeren kanunlar bakımından da geçerlidir.

Anayasa değişikliği yapan kanunun yukarıda belirtilen kurucu unsurlar bakımından tekemmül etmiş olması, hukuk âleminde bir yasama işlemi olarak var olmasının zorunlu şartıdır.

1982 Anayasası’nın çok kötü bir dille yazılmış 175/4. maddesindeki düzenlemeye göre Meclis’ce üye tam sayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki kanun Cumhurbaşkanı tarafından Meclis’e iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazete’de yayımlanır.

Son anayasa değişikliğine ilişkin kanun üye tam sayısının beşte üçü ile üçte ikisi arasında bir oyla kabul edildiğinden zorunlu olarak halkoylamasına götürülmüştür. Cumhurbaşkanı henüz kurucu unsurları tamamlanmamış bu değişikliği yürürlüğe sokmak üzere değil, halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazete’de yayımlatmıştır.

Bu yayımlama, halkoylamasına gidilmesine gerek kalmayan bir oyla kabul edilen bir anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi için yapılan bir işlem değildir.

Ortada oy oranının düşük kalması nedeniyle kurucu unsuru tamamlanmayan yasama işleminin (Anayasa değişikliğinin) kurucu aşamalarından biri olan halkoylamasına geçilmesi durumu vardır.

Kurucu unsur olarak tamamlanmamış yasama işlemi ancak halkoylaması sonucu kabul edildiği takdirde tamamlanmış olacak ve yürürlüğe girecektir.

Diğer bir deyişle halkoylaması yasama işleminin o kadar kurucu unsurudur ki halkoylamasının sonucuna göre bu işlem hukuk âleminde ya var olacak ya da yok olmaya devam edecektir.

O halde kurucu unsurları tamamlanmamış bir yasama işleminin yani hukuk âleminde henüz var olmayan bir kanunun yargısal denetimi söz konusu olamaz.

Bu aşamada Anayasa Mahkemesi hukuk âleminde henüz var olmamış bir yasama işlemini esas bakımından denetleme yetkisi olmadığına göre şekil bakımından da olsa denetleyemez.

Bu bakımdan Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğini şekil bakımından denetlemeye alması yetki gaspı oluşturur. Çünkü Anayasa değişikliği egemenliğin asıl ve doğrudan sahibi olan millet tarafından verilecek kararla tekemmül ettirilecek ya da reddedilecektir.

Milletin kendi kabul ettiği Anayasa’ca yetkili kılındığı bir durumda Anayasa Mahkemesi araya girerek yetki gasbında bulunmuş olmaktadır.

Eğer Anayasa Mahkemesi şekil bakımından bir inceleme yaparak bir karar verirse, bu karar ne yönde olursa olsun sonuç yokluk olacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin fiili (de facto) olarak henüz hukuk âleminde yasama işlemi olarak var olmamış bir Anayasa değişikliğini incelemeye alması meşruiyetini tartışılır hale getirir.

Anayasa Mahkemesi yasama işlemlerini Anayasaya uygunluk bakımından denetlerken işlemin yetkigörev gaspı veya ağır şekil eksikliği bakımından hukuka aykırılığını tespit ettiğinde “yokluk” yaptırımı uygulamaktadır.

(AYM’nin 17/09/1992 tarih ve E.1992/26, K. 1992/48 sayılı kararı). Yokluk kararının anlamı bir hukuksal işlemin hiç doğmamış, hukuk âlemine çıkmamış sayılmasıdır.

Peki Anayasa Mahkemesi yetki-görev gasbında bulunduğu takdirde ne olacaktır? Anayasa Mahkemesi yürürlükte olan Anayasaya uymak zorunda değil midir? Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da çok açık ve net düzenlemeler varken kendisini egemenliğin asıl sahibinin yani kurucu iradenin yerine koyup açık düzenlemeleri değiştiren yeni normlar ihdas edebilir mi? Kuşkusuz bu sorulara verilecek yanıt bellidir.

Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da bir konuda açık ve net düzenlemeler varken kendisini kurucu irade yerine koyup, mevcut normlara aykırı yeni normlar ihdas edemez. Fiili durum yaratılarak verilen bu tip kararlar hukuk âleminde yok sayılırlar.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçimindeki oylamaya ilişkin başvuruda Anayasanın 102/3. maddesindeki düzenleme sıradan her insanın anlayabileceği açıklıkta ve netlikte iken ve bu düzenleme uygulamada da hiçbir sorun yaratmamışken verdiği kararla bu düzenlemeyi ortadan kaldırarak kurucu iradenin yerine geçip yeni bir norm ihdas etmiştir.

Bu, açık bir Anayasa ihlalidir. Bir yüksek mahkeme millete ait olan kurucu iradenin ortaya koyduğu bir normu ortadan kaldırarak yerine yeni bir norm koyamaz.

Mahkemenin görevi mevcut normlara olan uygunluğu denetlemektir yoksa kendi kendine bir Anayasa değişikliği yapmak değildir.

Anayasa Mahkemesi, yetki-görev gaspı oluşturan bir diğer kararı Anayasa’nın 10/4.maddesindeki düzenlemeye kanun önünde eşitlik ilkesini güçlendirici bir ibare konulmasına ve 42. maddeye yüksek öğrenim hakkının kullanılmasına ilişkin bir fıkra eklenmesine ilişkin Anayasa değişikliklerinin iptali istemiyle yapılan başvuru sırasında vermiştir.

Anayasa’nın 148/1. maddesi, Anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesi’nce ancak şekil bakımından incelenip denetlenebileceğini açık ve istisnasız öngörmüşken ve 2.fıkrada şekil incelemesinin nelerden ibaret olduğu tek tek belirtilmişken, Anayasa Mahkemesi bu normu ortadan kaldıran ve bu düzenlemeye yeni istisnalar getiren yeni bir norm ihdas etmiştir.

Kurucu irade bir normun istisnasını koymuyorsa, o norm istisnasız uygulanacak demektir.

Oysa Anayasa Mahkemesi kurucu irade yerine geçerek bir istisna normu koymakta ve bunu yaparken de Anayasanın değiştirilemez ilkelerine dayanmaktadır.

Böylece, Anayasa’ca tanınmış Anayasa değişikliği yapma imkânı milleti temsil eden Meclis’ten alınmakta, kurucu irade olan millet tarafından değiştirilebilecek bu değişmez maddelerin Meclis’in iradesine ve hatta halkoylaması gerektiren durumlarda milletin iradesine ipotek koymasına neden olunmaktadır.

Son Anayasa değişikliklerine ilişkin yapılan itirazı incelemeye alan Anayasa Mahkemesi, yukarıda belirtilen uygulamalarından daha vahim bir hata yapmakta hukuk âleminde henüz var olmayan bir yasama işlemini şekilden inceleme ve denetlemeye almaktadır.

Halkoylamasının sonucu belli olmadan ne Anayasa Mahkemesi’ne böyle bir itirazda bulunulabilir, ne de bu yönde yapılan bir itirazı mahkeme incelemeye alabilir.

Çünkü halkoylaması sonucu bu değişiklik asıl kurucu irade tarafından tekemmül ettirilmeyip ret edilirse zaten yokluğu tescillenmiş olacaktır.

Eğer halkoylamasında kabul görürse hukuk âleminde bir yasama işlemi olarak etkisini göstermeye başlayacaktır. Bu değişiklikle ilgili prosedür henüz tamamlanmadığından bu değişiklikler uygulanmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itirazda “yürürlüğün durdurulmasının” istenmesi ayrı bir garabet oluşturmaktadır.

Uygulanma imkânı olmayan bir işlemin yürürlüğü nasıl durdurulacaktır? Herhalde Anayasa Mahkemesi’nin halkoylamasının muhtemel sonucuna göre karar vermesi düşünülmemektedir.

Sonuç olarak halkoylamasını gerektiren Anayasa değişikliklerinde ortada tamamlanmış bir hukuki işlem bulunmadığından, halkoylamasının sonucu belli olmadan Anayasa Mahkemesi’nin şekil bakımından inceleme ve denetleme yapma görev ve yetkisi bulunmamaktadır.

Anayasa değişiklikleri halkoylamasında kabul edildiği takdirde ortada tamamlanmış ve uygulanabilir bir hukuki işlem bulunduğundan kabul tarihinden itibaren 10 gün içinde sadece şekil bakımından aykırılık nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabilir. Anayasa Mahkemesi bu başvuruyu ancak Anayasa’nın 148/2 . maddesinde belirtilen şekil şartlarına uyulup uyulmadığı bakımından denetleyebilir.

Hiçbir şekilde değiştirilemez maddelere dayanarak istisnalar oluşturamaz. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’ya uymayarak yetki-görev gaspında bulunursa ne olacaktır? Anayasa Mahkemesi’ni denetleyecek bir makamın bulunmaması bu mahkemenin sorumluluğunu arttırmaktadır.

Kararların siyasi mülahazalardan, kurumların baskı ve etkilerinden uzak ve doğal hukukun evrensel ilkelerine uygun olması ve bu konuda titizlik gösterilmesi şarttır.

Anayasa Mahkemesi, meşruiyetini tartışılır hale getirmemelidir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerinin tamamını veya bir kısmını iptal ederse yapılacak şey erken seçime yeni bir Anayasa vaadiyle gitmek ve bütün partiler bakımından seçim propagandasını Anayasal ilkeler temelinde yürütmektir. Yeni Meclis ilkeler üzerinden oluşacak bir toplumsal mutabakatla çoğulcu ve demokratik bir Anayasa yapmalıdır.

Ümit Kardaş / Emekli Askerî Hakim