Özgürlüğün Öbür Tarafı

Sorun, düşünmenin bir hak olduğunu söylemekle başlıyor. Şimdi “Düşünmek bir hak değildir” deseniz; o çokbilmiş, ilerici entelektüel takımı hemen gürültü koparır. “Nasıl olur, düşünce en temel insan hakkıdır” diye, ilkokulda, çocuklara yazdırılan kompozisyon seviyesinden öte gitmeyen basmakalıp laflarla, karşınıza çıkarlar. Onların hak olarak kabul ettikleri ve daha da önemlisi hak verdikleri, haklı gördükleri düşünce koşullandıkları doğmalarının propagandasını yapan düşüncelerdir. O doğmalara karşı olan düşüncelere sadece sınır çizilmez, ayrıca cezalandırılır da. Muhtelif ve muhalif düşünceler üstelik aklın ve insanın özgürlüğü adına, ortadan kaldırılmak istenir. Buna kendi aydın tayfamızdan çokça örnek bulmakta zorlanmazsınız. Bu örnekleri başka bir yazıda konu etmiştim.(1) Şimdilik sadece bir alıntıyı sizinle paylaşayım. “Düşünce Özgürlüğü Çıkmazı” adlı eserinde M. Emin Değer şöyle söylüyor. “Kemalist rejim, tüm düşünce özgürlüğünü değil, karşı devrimci düşüncelerin özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır”(2) Bu söze ne buyurulur? Dünyada hangi rejim veya doktrin kendi kendini ortadan kaldırmıştır? Şimdi lâf mı bu? Yazar biraz da sahiplenerek “Biz özgürlüğü ancak kendimiz, kendi düşüncemiz için kabul ederiz. Karşı gördüklerimizi ortadan kaldırırız” diyor. Ayrıca toplumu zorla görüşlerini kabul etmeye zorladıklarını da itiraf etmiş oluyor. Dikkat edin, Kemalist rejim kendisine karşı olanları ortadan kaldırıyormuş? İfade önemli. “Yasaklama, sınırlama” değil, doğrudan “ortadan kaldırma” Buradan giderek konuyu daha da genelleştirirsek; zaten düşünceyi sınırlayanların hep beşeri otoriteler olduğu görülecektir. Doğal olarak bunları ideolojik ve iktidar saikleri ile yapmışlardır. “Allah eğer insanın düşüncesine bir sınır koyacak olsaydı, O’nu kimse engelleyemezdi. Lakin gücünün yettiği bir alanda insan düşünce üretebilir, hayır ve şerre yönelebilir. Zaten düşünceye şerh koyanlar, engel olanlar, sınırlama getirmeye çalışanlar, hep bizim gibi insanlardı..”(3)
Size düşünce hakkı ve özgürlüğü, hâkim paradigmayı savunmanız karşılığı verilmiş olmasın? Resmi veya hâkim ideolojiyi savunma hakkınız ve özgürlüğünüz sonuna kadar vardır. Çoğu düzen bozucu diğer düşünceler ise şiddetle bastırılır. Onlar için, ne bir hak, ne bir özgürlük söz konusudur.
Arkadaşlar “Türkiye’de İnsan Hakları ve Düşünce Özgürlüğü” konulu doktora tezi için araştırma yapmak üzere ülkemize gelen bir Japon araştırmacıyı, bana yönlendirmişlerdi. O’na “Bizim dinimize göre düşünce bir hak değildir” dediğimde çok şaşırdı. Tam da aradıklarını bulmak, bulduklarını yitirmek noktasındaki bir insanın karmaşık duyguları ile afalladı. İlgisini çekmeyi başarmıştım. Hak kullananın inisiyatifinde bir imkândır. Kullanan o hakkı kullanabildiği gibi kullanmaya da bilir. Hukuk devletinde, hakların kullanılmasını veya kullanılmamasını kimse sorgulayamaz. Hatta hak olarak verilen kimi imkânlar, bazı yasal düzenlemelerle neredeyse geri alınır veya kullanımı zorlaştırılır ya, bu da ayrı bir konu. Ancak İslam toplumunda düşünmek bir hak değildir. Yani düşünmek kişilerin paşa gönüllerine bırakılmamıştır. Bir insan “Hayır ben düşünmek istemiyorum. Mal gibi yaşamayı seçiyorum” deme hakkına sahip değildir. Kullanılmadığı zaman, düşünme hakkı, insana böyle bir seçenek de sunar. Ne hikmetse çoğunluk, hep bu seçeneği, yani mal gibi yaşamayı seçer genellikle. Oysa İslam’da düşünmek bir hak değil mecburiyettir. Kıllıoğlu bir eserinde “İslâm’da temel hak ve özgürlükler insana bir ihsan olarak Allah tarafından bahşedilmiştir. Dolayısıyla temel hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığı, vazgeçilmezliği, ortadan kaldırılmazlığı sorunu da insanın imkân ve gücünü aşarak metafizik bir boyuta uzanmaktadır”(4) derken bizimle aynı veya yakın bir alanda düşünüyor olmalıdır. Düşünmek farzdır. Düşünmek mecburiyetindesiniz. Eğer insansanız, bu vasfınızla insan olma hususiyeti kazanırsınız. Müslüman veya gayrimüslim olmaktan önce insanız ve düşünmek zorundayız. Düşünerek inanacak veya inkâr edeceğiz. İlim edinmek her Müslüman’a, üstelik beşikten mezara kadar farz kılınmıştır. Kur’an sayısız ayette bizi düşünmeye teşvik eder.(5) “Ne az düşünüyorsunuz” der. Çok düşünmemizi, çok daha fazla düşünmemizi, ne kadar çok düşündüğümüzü sansak da haddizatında yine de az düşünmüş olacağımızı söylemiş olur böylece. İslâm’da akıl ve iman çatışması yoktur.(6) Düşünmek bir anlamda inanıyor olmanın zorunlu gereğidir. Düşündükçe iman artacaktır. Doğrusu bu iki alan biri diğerine alternatif değil, birbiriyle bağlantılı alanlar ve katlardır. Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirmez. Biri diğerinden takfiye alır. İslam toplumu gerçekte düşünen insanlar topluluğudur.
Düşünmek bir varoluş özelliği, bir ontolojik karakterse; öncelikle içsel, aşkın boyutu ile anlaşılmalıdır. Onu sınırlamaya kimsenin gücü yetmez. O varlığın özüdür. Hiçbir iktidar, hiçbir neden, o özü ortadan kaldıramaz. O nedenle düşünce tutuklanınca özgürlüğünü yitirecek, salınınca özgürlüğünü kazanacak bir cevher değildir. Hele Allah’ın verdiği düşünme yeteneğini sınırlamak, biçimlendirmek, neyi ne kadar düşüneceğimizi belirlemek, kimsenin haddine değildir. Bu haddini bilmezlerden özgürlük isteyen entelektüeller, zihni perişanlıklarını itiraf etmiş olurlar. Beyefendiler düşünecekmişler de hâkim otorite, izin vermiyormuş. Bilmeyen, bunların her yanından düşünce fışkırıyor olduğunu sanacak. Düşünme hakkına, hâkim otoritenin bahşetmesi ile sahip olanlar, otorite yasakladığı zaman da düşünceyi tatile çıkaracak olanlardır. Bu yetenek bizlere hâkim otorite tarafından verilmemiştir ki onlar tarafından da alınsın. Veya düşünme biçimim, sınırlarım, konularım belirlensin. Gerçek entelektüel düşüncede sınır ve engel tanımaz. “İşte ben düşünüyorum gücü olan gelip önlesin” der. “Gerçek entelektüeller” diyor Saıd, “En çok, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar”(7) Düşünceyi engellemekle insanları tutuklamak, öldürmek ayrı şeylerdir. M. Emin Değer yasaklamaktan da öte giderek “yok etmek” ten söz ediyordu. Sahipleri veya savunucuları şahsında tutuklandığı sanılan nice düşünceler, hapishane duvarları arasında daha da bereketlenerek, sonra o duvarları aşarak ulaştıkları yere anlam kazandırmışlar, hayat aşılamışlardır. Bütün bu düşüncelerimi aktardığım Japon araştırmacı fevkalade memnun ve ufuk kazandığını söyledi.
Benzer bir anekdotu da bir insan hakları örgütünün konferans talebi üzerine yaşadım. Konumu ‘Düşünce Özgürlüğüne Hayır’ diye belirlediğimde sıkıntı başladı. Olur muydu, onlar bir insan hakları örgütüydü ve düşünce özgürlüğünü savunuyorlardı.
Modern ideoloji ancak tanımladığı akla, tanımladığı alanda ve tanımladığı üslûpla özgürlük tanımaktadır. Sırf bu cümlenin ne demek istediğini açmak için sayfalar yazılsa yeridir. Modernizm; pozitivizme kodlanmış, pozitivizme bağımlı akıldan başka hiçbir aklı geçerli saymaz. “İmanın ve aklın hiçbir surette bağdaşmaz olduğu, bunların ilişkilerinin karşılıklı ret ve muhalefet olduğunu ve olması gerektiğini telkin eden şeyler söylenmiştir”(8) Batıda, çatışan tutumlar, hemen hemen aynı ifadelerle birbirlerini suçladılar. Bu anormal tepki; elbette yüzyıllar boyu, burjuva ile kilisenin skolâstik düzeni arasında oluşan, husumet ve kan davası sebebi iledir. Bu kavgadan sıyrılıp çıkan akıl, kilise üzerinden giderek, toptancı bir genellemeyle, kendini bütün dinlerin karşısına konumlandırdı. Din akıl karşısında, akıl din karşısında konumlandı, varlık kazandı. O nedenle pozitivist akıl dine karşı olmakla anlam ve işlerlik kazandı. Her iki taraf da birbirlerine aşırı uçlardan bakmasalardı, sonraları ulaşılan vasat, erken uzlaşmanın zemini olabilirdi.(9) Çünkü dini inançlar ile bilimsel bilginin uyuşmazlığına dair doğru değerlendirmeler yapılmamaktadır.(10) Aquino’lu Thomas ve Erasmus’tan bu yana Kilisenin düşünceye bakışı bilinmektedir. “Arındırılmış ve doğru bir akıl, varlığa, aşkınlığa ve mutlak’a ilişkin kavrayışına daha sağlam bir temel kazandırmak suretiyle, düşüncenin en üst derecelerine yükselebilir” görüşü, bir anlamda hakikatin, Katolik kilisesince son anlama ve algılama biçiminin ifadesi sayılabilir. Papa Jean Paul II, “İman akıldan korkmuyor, aksine onu arıyor ve ona güveniyor” “Gerçekten de iman bir çeşit zihin faaliyetidir. Akıl, imanın muhtevasını kabul etmekle ne yok olur, ne de aşağılanır. Zira imanın elde edilmesi daima hür irade ve bilinçle olur”(11) derken, asırlardır süren tartışmanın makul bir zeminde anlaşılmasının önünü de açıyor olmalıydı. Modern aydın ve kilise papazları arasında süren keskin tartışma, hakikati anlama çabasından ziyade, peşin hüküm ve cepheleşmeyi haklı gösterecek paradigmalar geliştirmeyi amaçladığı için, ortaya düşünce kılıfı giydirilmiş inatlaşmalar çıktı. Bir de işin içinde başta iktidar ve servet olmak üzere değişik hesaplar vardı elbette. Horkheımer, bu durumu “Akıl Tutulması” ile kavramsallaştırır. Aynı ismi taşıyan kitabının bir yerinde, şu çıplak tespiti yapar: “Aydınlanma filozofları, dine akıl adına saldırıyorlardı; sonuçta öldürdükleri, kendi çabalarının güç kaynağı olan metafizik ve nesnel akıl kavramı oldu. Gerçekliğin doğasını algılama ve hayatımıza yön verecek ilkeleri belirleme aracı olarak akıl kavramı bir yana atılmıştı”(12) Bir eserde, Fransa’da kiliselerin yıkıldığı ya da akıl tapınaklarına dönüştürüldüğü dönemde, Tanrı’ya inananların aklına itibar edilmediğini okumuştum.(13) Modernizm farklı dinleri ve yaklaşımları aynı potada değerlendirerek hepsine tümden karşı çıkıyor. Bu karşı çıkış adına, din ve metafizik alanla bağlantılı olduğunu düşündüğü bütün ruh, sezgi, gönül, benlik, fıtrat hatta duygu alanlarına arkasını dönüyor. Ancak bütün bu bağlantılarından kopan aklı özgür sayıyor. Hatta aklın özgürleşmesini, sayılan alanlardan bağımsız olmakla tanımlıyor. Doğal olarak modern aklın istekleri, bu sınırlamalarla, daha baştan belirlenmiş oluyor. Eğer dine ve soyut değerlere dair bir talepte bulunursanız, bu modern aklın anlayacağı, hak vereceği bir durum değildir. Doğal olarak, yaşam alanınız da, peşinen sınırlandırılıyor. İnsana şaka gibi geliyor. Ama bütün bunlar doğmaya dönüştürülmüş ilkeler olarak hayata ve insanlara dayatılmıştır.
Batı’nın Fransa’sı bunu yapar da, kör bir bakışla onları taklit etmeye çalışan bizim aydın durur mu? Kraldan fazla kralcı kesilerek şöyle yazacaktır: “Kişi laik olmadan birey olamaz, aklını özgürce kullanamaz, gerçekleri ve olayları aklıyla değerlendiremez. Yazgısına egemen olamaz, egemenlik halkın olamaz”(14) “Ben şöyle yaşamak, böyle düşünmek istiyorum” dediğinizde, hayır deniyor bu düşünme tarzı çağdaş insanın düşüneceği konular değildir. Noam Chomsky, dilimize ‘Demokratik İdeallerin Çöküşü” diye çevrilen bir eserinde, mevcut işleyişte “Halkın sadece gözlemci olmasının istendiği, katılımcı olmasının engellendiği” tespitini yaptıktan sonra şöyle der: “Diğer ürünler için olduğu gibi ideolojiler için de bir tüketici olmalıdır. Eduardo, “Çoğunluk elini eteğini gerçeklerden çekmeli, bir hayal âlemine dalmalıdır. Fukaralara zenginlik hikâyeleri, baskı altında tutulanlara özgürlük masalları, güçsüz olup üstelik yenik düşmüş olanlara zafer hayalleri satılmalıdır” demektedir. Nitekim yapılanlar Galeano’nun söylediklerinden farklı değildir”(15) “Çağdaş insan böyle düşünemez, şöyle yaşayamaz” dayatılanın ve koşullandırılanın tüm hayata egemen olması istenmektedir. Çizilen sınırlar içinde kalmak kaydıyla, istediğiniz gibi düşünebilirsiniz. Ondan sonra yaşasın özgürlük! Üstelik modernizmin, geleneksel ve dini olana saldırma sebeplerinin başında, düşünceye konulduğunu iddia ettiği sınırlar gelmektedir. Sınırlar doğruyu ve yanlışı belirleyen sınırlardır. “Modern toplum içinde eğitim görmüş olan bizler, doğal olarak kendi bilimsel realite görüşümüzün aslen doğru ve diğer ‘bilimsel öncesi’ veya ‘ilkel’ görüşlerin yanlış olduğunu var kabul ediyoruz”(16) Özetle düşünme yeteneği tezyif edilmiş, nelerin düşünüleceği önceden piyasa ile, alışkanlıklarla, medya gündemi ile ve yasalarla belirlenmiş ortamda yaşasın düşünce özgürlüğü! Bunu totaliter krallar daha dürüst yapıyorlardı. Firavunlar açıkça hükmettikleri insanların düşünce ve yaşamları üzerinde de tasarruf sahibi olduklarını söylüyorlardı. Bu tasarruf yetkileri ile halklarının, filozoflarının ne düşünüp düşünmeyeceklerine karar veriyorlar, yasaklıyor, cezalandırıyor veya serbest bırakıyorlardı. Büyü gibi çeşitli yöntemlerle, insanın beynini etkileyen dehşet simülatif yöntemler izleniyorduysa da, modern egemenler gibi insanın fıtratını bozacak girişimde ya bulunmadılar, ya da böyle ve yaşanılan dozda bir düzenek akıllarına gelmedi. Oysa şimdi insan doğrudan düşünme yeteneğinden yoksun bırakılıyor. Düşünüyor olduklarını sananlarsa sadece egemenlerin arzuladıkları biçimde düşünüyorlar.
Sadece egemenlerin arzuladıkları şeyleri, arzuladıkları tarzda düşünüyoruz. Burada düşünce ile arzu öyle iç içe geçiyor ve öyle birbirini kışkırtıyorlar ki, köleliği içselleştirmeyi özgürlük sanıyoruz. Feodal dönem, köleci olduğu için eleştirilir. Feodal düzenin hiçbir evresinde kölelerin düşünceleri, düşleri, beklentileri sınırlanmamış, niteliği değiştirilememiştir. İnsanlar hayatın belli kategorilerini, başkalarının istediği gibi yaşamak zorunda bırakılıyor olsalar da, son tahlilde kendi istedikleri gibi düşünüyor, düş kuruyorlardı. Hiç olmazsa kendi düşleri ile düşünceleri ile ölüyorlardı. Oysa Adlei Stevenson’un söylediği gibi “Biz artık köle olma tehlikesi içinde değil, robot olma tehlikesi içindeyiz”(17) Üstelik zihinleri yönlendirmeyi, değiştirmeyi amaçlayan bu şeytani operasyon, entelektüel faaliyet aracılığı ile yapılıyor. Okullardan, basına, bütün iletişim araçlarına, reklamlardan, haberlere, dizi ve filmlere, belli bir programla özendirilen hayatlarla verilen eğitim, insanları hâkim düzenin köleleri yapmaya kurgulanmıştır. Hâkim düzen, çoğu durumlarda ulusal egemen iktidarlarla ilgili olmasının yanında, onları da içine alan geniş bir alana etki eder, ediyor. Hâkim düzen, mevcut dünyaya kendi mantığını, anlayışını yaymakta, düzenini normal duruma dönüştürmektedir. İşleyiş içinde, bizim normal görerek, hatta özenerek, belki amaç edinerek yapmak istediklerimiz, aslında bize yaptırılmak istenenlerdir. Bu süreç kişiliğimizi, kimliğimizi, kültürümüzü yitirmemize yol açıyor. Aşırı nesnellikle özüne yalıtılmış benlik, yabancılaşmaktadır. Erich Fromm, Stevenson’un robotlaşarak yabancılaşan insanını tahlil ederken “Hiçbir kişiye boyun eğmiyoruz, yetkeyle çatışmıyoruz, ama kendi inancımız da yok; bireyselliğimiz ve benlik duygumuz da hemen hemen yok olmuş durumda” diyor.(18) “İnsan bütünüyle benlik duygusunu, biricik, ikilenmez bir varlık olarak kendisini iyice yitirmiştir. Benlik duygusu, kendimi, benim yaşantılarımın, benim düşüncelerimin, benim duygularımın, benim kararlarımın, benim yargılarımın, benim edimlerimin öznesi olarak algılamamdan doğar. Bu, ancak yaşantılarımın benim olması, yabancılaşmamış olması koşuluyla sağlanabilir. Nesnelerde benlik yoktur; nesneleşmiş insanlarda da benlik diye bir şey olmaz.”(19) Kendi düşünce ve benliğimizle var olma direncimiz kırılınca, fark edememenin sıradanlığı ile sürüye katılmak, yaşam coşkusuna dönüşebiliyor. Bu aşamadan sonra artık hiç bir şey fark etmiyor, fark edilmiyor. Öyle de olsa, böyle de olsa, fak etmiyor. Farketmez bir hayat, bizi egemenlerin emir ve direktiflerine karşı gelecek donanımdan yoksun, partiküle bireyselliklerle sömürüye açık hale getiriyor.
Sömürüyü kırmak, kuşatmayı yarmak için entelektüel ne yapıyor? Hiçbir şey! Hatta sömürü mekanizmasında onun da büyük bir işlevi ve görevi bile var. Eğer Tanrıya, inanca, ibadete, vicdana, kültüre, tefekküre dayalı, duyarlı bir yaşam sürüp gitseydi, bu sömürü yaşanmayacaktı. Sömürüyü dini ve insani değerlerin aşınması kolaylaştırdı. Sözüm ona entelektüel, aklı ve insanı özgürleştirmek adına aşınmayı hızlandırdı. Hâlâ bir miktar para karşılığında bilim, kültür, sanat faaliyeti ile, üretim endüstrisinde kendisine verilen görevi hakkıyla yapmaktan başka bir derdi yok. Tuzu kuru büyük sermaye sahipleri adına insanı özgürleştirmek için piyasaya yeni moda düşünceler sürüyorlar. Sanayinin, sanatın, siyasetin piyasaya sürüleceği yeni ürünlere, müşteri olmaya elverişli bir kitle oluşturmaya çalışıyor. “Büyük holdingler, mallarıyla birlikte fikirlerinin de reklamını yaptırıp her ikisini birlikte tüketiciye satmaktalar. Hal böyle olunca, bireyin kendi görüşlerini, kendi dertlerini, kendi ilgi alanlarını tanımlama yeteneği adeta iğdiş edilmektedir”(20) Moda, sektör tarafından destekleniyor. Bu anlamda her türlü düşünce de, haklar, özgürlükler de tanımlanıp standardize edilerek, kodlanıp, barkodlanıp, ambalajlanarak kullanıma yani herkesin razı olacağı tarzda tüketime elverişli hale getiriliyor. Genel anlamda entelektüellerin özgürlük diye bir sorunlarının olduğunu söyleyemiyoruz. Onların hâkim düzenin sürdürülmesi amacı ile kitleleri köleleştirmek gibi bir görevlerinin olduğu bile söylenebilir. Entelektüel, üretim gücü ile, maddi hayatın hemen her alanında söz sahibi olan egemen burjuvazinin, insanın soyut varlığı ve değerleri üzerinde de denetim kurma elemanı olarak görev almıştır. Gramsci, entelektüelin negatif sürece evrilen perde arkası gelişmeleri ilk görenlerdendi. Kapitalist girişimcinin kendisiyle birlikte “tarih ve politika bakımından aydınlardan kurulu seçkin bir grubu yaratacağından” söz ediyor, dipnotta şu ifadelere yer veriyordu: “Aydınlar, hükmeden (egemen) grubun memurlarıdır ve toplumsal hegemonyanın ve siyasal iktidarın alt kademedeki görevlerini yerine getirirler”(21) Entelektüeller çağdaş Firavunların zihin yönlendiren sihirbazlarıdır. Onlar kanaat, düşünce, tepki, heyecan, infial, itaat, bilim, sanat ve rıza üretmektedir. Bütün ideolojik yapılar, halkı biçimlendirmek maksadı ile, onlar için öngördükleri yaşam ve düşünme formları karşısında iki seçenek sunmuşlardır. O ideolojik formlar ya zorla kabul edilecek ya rıza ile. “Lippmann, Bernays, Niebuhr, Lasswell ve diğerleri tarafından hararetle savunulan “rıza üretimi” olgusunun Leninistler tarafından da onaylandığını görmekteyiz. Bakunin tarafından takriben bir asır önce çizilen yolun sadık yolcuları arasında bulunan ve baskı ve hiyerarşi esasına dayalı olan bu iki yaygın sistemin lâik papazları, halka aptal muamelesi yapmakta, sokaktaki insanın kendini idare etmekten aciz olduğuna inanmaktadır. Kendinden geçmiş vahşi insan sürüleri için daha iyi bir dünyayı ancak ve ancak entelektüel azınlığın kurabileceğine, bu işi de Leninist modellerde devletin gücünü kullanmak suretiyle, kapitalist düzenlerde ise paranın babalarına ve yöneticilerine hizmet ederek gerçekleştirebileceklerine, halkın inanmasını istemektedirler” (22)
Rızanın üretilmesi, çağdaş demokratik yönetimlerin kitlelere hükmetmede, otokratik yöntemlerden ayrı ve yeni olarak başvurdukları, etkili bir psikolojik operasyondur. Bu hareket kitlelerin tahakkümü içselleştirerek benimsemelerini amaçlar. Yine Chomsky, ‘Medya Gerçeği’ adlı başka bir eserinde şunları yazar: “Demokratik sistemde gerekli yanılsamalar zorla dayatılmaz. Tersine halkın zihnine daha ince araçlarla kazınmalıdır. Totaliter bir devlet, gerekli doğrulara daha az bağlı kalmakla yetinebilir. Halkın itaat etmesi yeterlidir; onların ne düşündükleri, ikincil düzeydeki bir kaygıdır. Ancak demokratik bir politik düzende, her zaman bağımsız düşüncenin politik eyleme dönüştürülmesi tehlikesi vardır. Dolayısıyla bu tehdidi kökünden kazımak büyük önem taşımaktadır” (23) Tehlikenin özünde halkın denetim dışı düşünmesi vardır. Kabul edilmiş, onaylanmış olanların dışında her düşünce tehlikeli addedilebilir. O zaman tehlike nasıl kökünden kazınacaktır? İşte insanda belli beklentiler, arzular, yönelimler, kabuller, retler, beğeniler gibi; kimliği, kişiliği ve benliği doğrudan etkileyecek duygu ve düşünce uyandırmaya dönük kültür programları ve psikolojik hareketler, aslında tehlikeyi yani insanların denetim dışı düşünmelerini önleyici çalışmalardır. Zihniniz, ruhunuz öyle kodlanıyor ki, varlığınızın kodları değişiyor, başkalaşıyor. Bu değişimin, bu başkalaşmanın adına ‘çağdaşlaşma’ diyorlar. Şimdilik böyle diyorlar. Üstelik siz sisteme gönüllü katılıyor, hatta sisteme katıldığınız oranda itibar gördüğünüzü sanıyorsunuz. Müthiş bir bireysellik ve özgürlük yanılgısıyla, kendi zevkinize uygun bir yaşamı gerçekleştirdiğinizi sanırken, zorlamasız, içten bir katılımla, egemenlerin istediği davranış biçimini benimsemiş, uygulamış oluyorsunuz. Böyle davranmakta elbette haklı ve özgürsünüz! Hakikatte sizin itibarınızı düşünen yok ve fakat devletin ideolojik aygıtları ile size uygulanan operasyondan sonra; isteseniz de başka türlü düşünemiyor, isteseniz de çizgi dışına çıkamıyorsunuz. Yani özgür olma imkân ve yeteneğinizi külliyen yitiriyorsunuz. Bir insan olarak yapınız, varlığınız, özelliğiniz değişiyor. Kendinizi gerçekleştirme hususunda seçeneksiz kalıyorsunuz. Zorla benimsediğiniz bir kader değil bu. Seçeneksiz kaldığınızı düşünemiyorsunuz bile. Aslında siz düşünemiyorsunuz da. Sizden beklenen davranış biçimini üstelik bir hak, bir imtiyaz gibi görerek, güle oynaya gösteriyorsunuz. Herbert Schiller, “İnsanlar hareket etmeleri gereken şekilde değil, kendilerinden beklenildiğine inandıkları tarzda hareket ederler” diye yazar.(24) Otomatik kumanda merkezine bağlanmış, yönlendirmelere göre düşünsel veya eylemsel tepkiler veren, robotlar oluyorsunuz. Her şeyiniz, rüyalarınız bile o otomatik kumanda merkezleri tarafından belirleniyor. Siz nasıl özgür olabilirsiniz? Çağdaş insan nasıl özgür olabilir? Ve yine ilginçtir ki, bütün bunlar insanın özgürleşmesi, özgürleştirilmesi adına ve entelektüellerin maharetli katkılarıyla yapılıyor. Bu bir özgürlük yanılgısıdır. Neredeyse çılgın hazlar duyarak bağıracağız: “Düşünmemek hakkımızdır. Bu hakkı kimse bizden alamaz. Düşünmeme hakkımızı özgürce kullanmak istiyoruz! Bütün bunları bildikten sonra, Adrian Berry’nin Batı Roma’nın son dönemleri insanları için yaptığı tespiti, olanca ilginçliği ile birlikte anlaşılmaz bulamazsınız artık: “Zihinsel gelişimin neredeyse tamamen durduğu bir dönemdi. İnsanlar, hemen hemen hiçbir şey bilmemekten kayıtsız bir mutluluk duyuyorlardı sanki” (25)
Ya biz? Bizler?

Necmettin EVCİ
Kaynakça:
(1) Necmettin Evci, “Ulusal Kimliğimizin İdeolojik Formu, Kutsal ve Kutsal Alan, -seçki kitap- s.147-175, Mazlum-Der İzmir Şubesi Düşünce Grubu, İzmir 2008.
(2) M. Emin Değer, Düşünce Özgürlüğü Çıkmazı, s.116, Tekin Yay. İst.1995.
(3) Metin Önal Mengüşoğlu, Düşünmek Farzdır, s.109, Pınar Yay. İst. 1995.
(4) İsmail Kıllıoğlu, Düşünce ve Özgürlük, s.213, Timaş Yay. İst. 1992.
(5) Bu konuda ayrıntılı bilgi için kaynak çoktur. Ancak konumuzu sınırlı tutmak zorunda olduğumuz için bu konuya girmeyeceğiz. İlgilenenlere, Hikmet Zeyveli’nin Kur’ân ve Sünnet Üzerine, Birun Yay, İst. 2003 (özellikle ilk 10 ile 92-98 arası sayfaları, İlhan Kutluer’in Akıl ve İtikad’ını, İz Yay, İst.1998. tavsiye ediyorum.
(6) Bkz. Osman Eskicioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, s.144,145, Anadolu Matbaası, İzmir 1996.
(7) Edward Saıd, Entelektüel, s.23, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay. İst. 1995.
(8) Mıchael Peterson, Wıllıam Hasker vd., Akıl ve İnanç, s.50, Çev. Rahim Acar, Küre Yay, 2. Bas. İst. 2009.
(9) Bkz. Ken Wılber, Her Şeyin Teorisi, Çev. Nur Nirven, s.123, Dharma Yay. İst.2000.
(10) C. Stephen Evans, R. Zachary Manıs, Din Felsefesi-İman Üzerine Rasyonel Düşünme-, s.153, Çev. Ferhat Akdemir, Elis Yay. Ankara 2010.
(11) Papa Jean Paul II, Akıl ve İman, s.77,78,80, Çev. İsmail Taşpınar, 2. Bas. İyi adam Yay. İst. 2001.
(12) Max Horkheımer, Akıl Tutulması, s. 65, Çev. Orhan Koçak, 3. Bas. Metis yay. İst. 1994.
(13) Jonathan Culter, Feminist Olarak Okumak, Çev. Suğra Öncü, s.43-85, Afa Yay. İst. 1995.
(14) M. Emin Değer, age. s.130, Tekin yay. İst.1995.
(15) Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü, s.60, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Yay. İst. 1997.
(16) Wıllıs Harman, Küresel Zihniyet Değişimi, s.48, Çev. Muhammet Şeviker, iz Yay, İst. 2000.
(17) Bkz. Erıch Fromm, Sağlıklı Toplum, s.101, Çev. Yurdanur Salman, Zeynep Tanrısever; 3.Bas. Payel Yay. İst. 1996
(18) Erich Fromm, age.,s.101.
(19) Erich Fromm, age. S.134,135.
(20) Noam Chomsky, age. s.64.
(21) Gramscı, Hapishane Defteri, Çev. Adnan Cemil, s. 29, Belge Yay. 3. Bas. İst. 1997.
(22) Noam Chomsky, age. s.61,
(23) Noam Chomsky, Medya Gerçeği, s.71, Çev. Abdullah Yılmaz, Osman Akınhay, 3.bas. Everest yay. İst 2002.
(24) Herbert Schiller, Zihin Yönlendirenler, s.26, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Yay. İst. 1993.
(25) Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, s.V, Çev. R. Levent Aysever, 2. Bas. Tübitak Yay, Ankara 1996.