Kürdinsan

Kürdinsan
Kürdinsan
Vahdettin İnce
Bir Kürt Sosyolojisi Denemesi
 
… Nehrin kenarında hayvanlarını otlatan birkaç çocuk bizi gördü. Koşup yanımıza geldiler. Bizden yaşça büyüktüler. Ellerinde sopaları, bizi dövecek gibi duruyorlardı. Ama galiba acıdılar, yorgun ve de korkmuş halimizi görünce. Meraklı gözlerle bizi süzüyorlardı. Türkçe bir şeyler söylediler. Anlamadık. Biz de (Kürtçe) Erciş’e gideceğimizi söyledik. Onlar anlamadılar. Birinin elinde bizim oralarda “destenan” dediğimiz, ara ara bir parça koparıp yediği bir tandır ekmeği vardı. Gözümü ekmekten alamıyordum. Çocuk fark etti. Yarısını kesip bize verdi. Aç susuz yaklaşık 10 km yol yürümüştük. Bu, Türk’le, Türkçeyle ilk karşılaşmamdı. Bana yabancıydı. Ama Türkçe konuşan Ercişli çocuk, ekmeğini benimle paylaşan biri olarak kazındı belleğime…

…Halepçe katliamının üzerinden birkaç ay geçmişti. İstanbul Sultanahmet meydanında bir grup Kürt genci oturma eylemi yapıyorlardı. Etraflarını polis sarmıştı. Ben de İslamcı bir Türk arkadaşımla oradan geçiyordum. Merak ettik oturanları bir süre izledik. İçlerinde ikimizin de tanıdığı İslamcı bir Kürt genci vardı. Arkadaşım şaşırmıştı (aslında ben de). Arkadaşım biraz şaka yollu “senin ne işin var orda?” dedi. Çoğunluk solcu olduğu için. Oturma eylemine katılan İslamcı Kürt, “Sen neden burada değilsin?!” dedi. Bu sözü bir Kürt olarak bana değil de Türk olan arkadaşıma demesi manidardı…

Türkler ve Kürtler ilk tanıştıkları günden bu yana ekmeklerini paylaştılar. En acılı günlerinde sımsıcak yüreklerini yanı başlarında buldular. Modern zamanların kader kardeşliğimizi bozan parantezini kapatmanın zamanı gelmedi mi?
(Tanıtım Bülteninden)

 
Kürdinsan kitabında Vahdettin İnce, daha önce yapılmayanı yapmaya soyunuyor, yani Kürt insanının tahliline. Kendi çocukluğundan itibaren dinlediği hikâyelerin, masalların, şiirlerin yanı sıra Kürtlerin yoğun olduğu coğrafyayla ve Kürtlerin genel karakter yapısıyla ilgili olarak biriktirdiği gözlemler, bu çabasında onun yol göstericileri oluyor.

Kürtlerin dine bakışı, dini yaşayışı Türklerden farklı olabilir mi? Ya ölümü karşılama biçimleri? Neden hayvancılık Kürtler için bu denli önemlidir? Ve neden her Kürtün mutlaka bir de lakabı vardır? Bir Kürt, kendini Türk olarak tanıtmaya niçin heves eder ve diğer Kürtlere en sert tavır takınanlar, neden böylesi Kürtler arasından çıkar? Kürtlerin Türklere bakışı nedir ve bu bakış zaman içerisinde değişmiş midir? Her Kürtün askerde mutlaka tanıdığı Diyarbekirli çavuş, gerçekte kimdir? Ermeniler, Yezidiler nereye gittiler? Zazalar ayrı bir ırk mıdır? Hem dindar hem Kürt olmak iki defa mı ötekileşmek demektir?

Bunlar ve daha fazlası, kitap boyunca cevabı aranan ve sık sık kendilerine geri dönülen sorular. Bu güne dek yüze yakın kitabı Arapça ve Farsçadan tercüme etmiş ve TRT6’da programlar sunmuş Vahdettin İnce, tüm ömrü boyunca analiz ettiği bir kimliği, 52 yıllık deneyimlerinin imbiğinden süzerek, kıvrak bir üslupla okuyucuya sunuyor. Tanıdığınızı zannettiğiniz ama resmen hiç tanıştırılmadığınız birisiyle, Kürdinsanla tanışmaya hazır olun.

Değerleri öğütme makinesi Kürt sorunu

Kürt sorunu kelimenin tam anlamıyla medeniyetimizin sahih değerlerini öğüten bir değirmen gibi. Kaybettiğimiz canların yanında İslam ve kardeşlik gibi bu topraklarda özgür ve eşit yaşamanın yegane garantisi nice manevi değerimiz de öğütüldü.

Değerleri öğütme makinesi Kürt sorunu Toplumları ayakta tutan değerler vardır. Tarih boyunca sahada gerçekleşen deneyimlerin imbiğinden süzülmüş, billurlaşmış, toplumun inanç ve medeniyetinden damıtılmış ve hini hacette başvurulsun diye toplumsal hafızalarda yer edinmiş kalıcı değerlerdir bunlar. O gün gelip çattığında bir el uzatma mesafesindedirler. İşlevsellikleri, etkileri tartışılmaz. Bu, dünyanın her yerinde ve her toplum için geçerlidir. Bir de belli dönemlerde dünyanın gidişatına bağlı olarak ortaya çıkan geçici, ikame değerler vardır. Genellikle dünyanın hercümerç olduğu dönemlerin tozu bulutu arasında zihinlerin toz bulutlarının istilasına uğradığı zamanlarda gerçek değerlerin işlevini görmeye adaylıklarını ilan ederler. Zamanın rüzgarının desteğinde toplumların beyinlerinin bütün kıvrımlarına, duygularının tüm gözeneklerine sirayet ederler. O kadar etkili ve motive edicidirler ki gerçek değerlerden ayırt edilemezler. Ancak ilk gerçek sınavda da deyim yerindeyse dökülürler. Sahtelikleri anlaşılır, yaldızları söner.

Balkan savaşlarının çok öncesinden Osmanlı Devleti dünyanın geri kalanı gibi Batı menşeli yeni değerlerin, göz alıcı kavramların etkisi altına girmişti. En etkileyici ve siyasetle birlikte bütün kurumları sürükleyici kavram kuşku yok ki Milliyetçilikti. Onu da vatan, şanlı tarih, muhteşem geçmiş gibi alabildiğine abartılmış kavramlar besliyordu. İkame değerler ilk sınavda yağmura maruz kalmış makyajlı yüz gibi toplumun yüreğinde şerhalar bırakarak dökülüverdi. İkame değerlerin ilk armağanı Balkanların elden çıkması olmuştu.

Aynı cephede hep beraber

Rahmetli Dengbêj Şakiro’nun “Balkan Savaşlarını” konu edinen bir stranı var, Kürt aşiret kuvvetlerinin kahramanlıklarından bahseder. Balkan Savaşlarında Kürtlerin rolünü bilmediğim (ya da resmi ideoloji tarafından karartıldığı) için doğal olarak bu stranı Şakiro’nun etrafta bu savaşa dair duyduklarını hayaliyle meczederek oluşturduğunu düşünüyordum. Çeşitli kaynaklarda Kürt aşiret kuvvetlerinin Balkan Savaşlarına katıldıklarını okuduğumda rahmetlinin ruhundan özür diledim. Şöyle diyor bu stranın bir yerinde Dengbêj Şakiro:

Edirne, İşqodre di mehserê de mane
Contirkan namus firotine bi peran e
Şer qelibî ser milê lawê Kurdan e
Hewara me jorê bi Xwedê
Li jêrê pênsud jinê Lazan e
Zendê zer badane
Bi hewara şehîd û xazîyan canê xwe dane
(Edirne, İşkodra muhasarada kalmış /Jöntürkler namusu paraya satmış /Savaşın yükü Kürd oğlunun omuzlarına binmiş /Umudumuz yukarıda Allah /Aşağıda beş yüz Laz kadını /Sarı kolları sıvamış /Şehit-gazilere yardım için can feda etmişler)

Yıllar önce Cemaleddin Afgani’nin “Dehriyyuna Reddiye” adlı kitabını Arapça’dan Türkçeye tercüme etmiştim. Orada iman ve ahlaktan yoksun dejenere kadroların öncülüğündeki imparatorlukların yıkılışları sadedinde Balkan Savaşı’nda para karşılığı vatan toprağını düşmana teslim edildiği yazılıyordu. İkame değerlerin balonu ilk sınavda sönüvermişti. Nitekim 67 Savaşı’nda Kudüs’ü de neredeyse tek kurşun sıkmadan Siyonistlere teslim edenler de Arap milliyetçisi subaylardı. Kısa süre sonra girilen 1. Dünya Savaşı’nda ise Osmanlı devleti zamanın düvel-i muazzamasına deyim yerindeyse kök söktürmüştü. Vakıa Osmanlı yenildi ve tarih sahnesinden çekildi. Ama tarihçilerin çoğu bu yenilginin biraz da müttefiki Almanların hezimetinden kaynaklandığını söylerler. Herhalde sebep ve netice ne olursa olsun herkes Osmanlının muhteşem bir final yaptığı hususunda hemfikirdir. Balkan “çeteleri” karşısında bozguna uğrayan ama 1. Dünya Savaşı’nda beklenmedik bir direnç gösterip birçok cephede zafer kazanan Osmanlının bu akıllara durgunluk veren direnişinin temelinde bu ölüm kalım savaşında gerçek değerlerin, kavramların devreye girmiş olması yatmaktadır. Cihad gibi, şehadet gibi, hilafet gibi…

Kurtuluş Savaşı’nda da başta Kürtler ve Türkler olmak üzere Anadolu’nun Müslüman kavimlerini cihan harbinin ölümcül yorgunluğuna rağmen motive eden yine bu gerçek değerlerdi. Sonrasında tanık olduğumuz uygulama, cihan harbinde etki ve işlevsellikleri bir kez daha kanıtlanan yüzlerce yılın asil değerlerinin yozlaştırılmasını, anlamından koparılmasını dolayısıyla bir ihtiyaç anında etkisiz kalmasını sağlayacak türdendir.

Değerlerin hedef haline getirilişi

Uygulama şöyle özetlenebilir: hedef haline getirilen kavram ve değer etrafında bir organizasyon gerçekleştirilir. Bu organizasyona bu değerler adına kitleleri ürküten, tiksindiren, bezdiren eylemler yaptırılır, sonra medya aracılığıyla bu ahlaksızlıkların ilişkilendirildiği değerler iyice afişe edilir. Sonuç; değerlerin kirletilmesiyle birlikte toplum nezdindeki itibarının yerle bir edilmesidir.

Seksen senelik cumhuriyet tarihi boyunca, tarikat, şeriat, şeyh, molla, cihad, çarşaf kavramları etrafında geliştirilen edebiyatın etkisiyle bugünkü nesiller inanç ve medeniyetimizin yüzyılların billurlaştırdığı bu kavramlarına bir milletin geleceği açısından felaket sayılacak bir tutumla öcü gibi bakmaktadırlar. Maraş destanının “Çarşaf” sembolü etrafında şekillendiğini bilmeden. En yakın örnek ise, geçen yüzyılın doksanlı yıllarında İslam adına oluşturulan bir takım örgütlerin işledikleri cinayetlerin, topluma ruh veren değerler dünyasında meydana getirdiği onulmaz tahribatlardır.

Kaç yıl önceydi tam hatırlamıyorum. İstanbul’da bulunan ABD konsolosluğuna düzenlenen saldırı esnasında çıkan çatışmada ölen militanlardan biri galiba Bitlisliydi. Bir TV’nin muhabiri ailesinin İstanbul’da oturduğu mahallede çocuk hakkında araştırma yapıyordu. Komşularından birinin verdiği cevap kanımı dondurmuştu. “Aslında sessiz sedasız kendi halinde bir çocuktu. Ama son zamanlarda namaz mamaz kılmaya başlamıştı!”diyordu adam. Amerikan konsolosluğuna bir şey olmamıştı ama namaz gibi “her türlü çirkin hayasızlığa kötülüğe karşı kalkan” işlevi gören bir ibadet safi zihinlerde şiddetle irtibatlı hale getirilmişti.

Bilinçli bir el, cihan harbinde kurtarıcı rol oynama kudretini her şeye rağmen gösteren medeniyetimizin ruh köküne dayanak oluşturan değerleri anlamından koparıp etkisizleştiren bir planı ustalıkla yürütüyordu. 28 Şubat sürecinde de medyada çarşaf çarşaf yayınlanan ve ahlaki zaaflarını gözlerimize sokan “şeyh” tefrikaları da erdem ve irfanın sembolü bir ekolü lekelemeye yetmişti. Şeyh Senüsi’nin, Şeyh Şamil’in, Şeyh Ubeydullahê Nehrî’nin ve daha nice irfan ehlinin uğruna mücadele ettiği değerler bunların gölgesinde kalmıştı.

İslam ve kardeşlik

Kürt sorunu ise kelimenin tam anlamıyla medeniyetimizin sahih değerlerini öğüten bir değirmen gibidir. Bu sorun bağlamında yaşamını yitiren 40-50 bin insanın, viran edilen binlerce köyün, işlenen cinayetlerin yanında bin yıllık birlikteliğin garantisi onlarca değerin itibardan düşürülmesi, etkisiz hale getirilmesi bu sorunun bilinçli bir odağın eseri olduğunu göstermektedir. Seksen senelik Kürt sorunu tarihinde maddi kayıpların yanında “İslam” ve “kardeşlik” gibi bu topraklarda özgür ve eşit yaşamanın yegane garantisi nice manevi değer de adeta öğütülmüştür. Ülkenin batısında üniversitelerde başörtüsü gibi İslami sembollere dahi tahammül edilmezken İslam ve kardeşlik kavramlarının ülkenin doğusunda Kürt taleplerinin önünde birer dalgakıran gibi kullanılması, ayrılıkçılığın önlenmesinden ziyade bu kavramların Kürtlerin nezdinde itibardan düşürülmesi gibi sinsi bir amacın güdüldüğünü göstermektedir.

Ayrıca Molla Gorani’den Ebu Suud Efendiye, Mevlana Halid Şehrizoru’den Bediüzzaman Said Nursi’ye Anadolu tarihinde ülkenin batısına İslami değerleri taşıyan Kürt ulemasının çocuklarının ülkenin batısına İslami değerlere tepkiliymiş gibi tanıtılması da bu sinsi amacın bir parçasıdır. Kürtlerin “mızrakların ucuna takılan Mushaf”la güdülen amacı sezmesi, Kuran’ın kendisine tepki gibi gösterilerek bir taşla iki kuş vurmayı hedefleyen samimiyetsizliğin dahiyane oyunu sahnelendi bugüne kadar. On yıllık AK Parti iktidarının bu sorun bağlamında “İslam” ve “kardeşlik” kavramlarını kullanıyor olması, aynı samimiyetsiz tutumun devam ettiği anlamına gelmeyeceği partinin öncü kadroları açısından söylenebilir. Bu on yıllık süreç açısından sorun oluşturan husus, söylem ve kavram samimiyetinin henüz adil ve eşitlikçi bir çözümle desteklenmemiş olmasıdır.

Kuran-ı Kerim’de “Güzel söz Allah katına çıkar. Onu yükselten de salih ameldir” buyrulur.

Kürt sorunu bağlamında hükümetin samimi söylemi adil bir çözümle beslenmese havada kalır. Diğer bir ifadeyle Kürt sorunu, bu sorunu çıkaranların ve ondan nemalananların istediği gibi en önemli değerlerimizi de öğütecektir.

VAHDETTİN İNCE

Kürtlerde din ve dindarlık

Cumhuriyete, en azından Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar bizim oralarda üç din (Müslümanlık-Hıristiyanlık-Êzîdîlik) yaşıyordu. Tek tük Yahudi (Kürtler Cuhû derler) de yaşıyordu elbette. Zerdüşt olanını ise ne gördüm ne de duydum.
Üniversite yıllarında Erzurumlu bir hoca efendiden duymuştum. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Erzurum’a Amerika’dan bir heyet gelmiş, şehrin Ermeni kimliğini araştırmak istiyorlarmış. Zamanın Erzurum müftüsü onlara, Erzurum’un kimliğini öğrenmenin en kestirme yolu mezarlıkları görmektir demiş. Amerikalılar Müslüman mezarlığının Ermeni mezarlığının beş on misli büyüklüğünde olduğunu görünce ne diyeceklerini bilememişler.
Hakikaten mezarlıklar bir yerin kimliğine dair sağlam bilgiler verirler.
Çocukluğumda bizim köyün üç ayrı mezarlığı vardı. Köyün doğusunda “Rasta Xaçan” (Haçlar düzlüğü) denilen yerde Ermeni mezarlığı, batısında “Topikê Rûtik” (“çıplak tepecik” üzerinde ot ağaç falan bitmediği için) denilen yerde “Gorên Êzîdîyan” (Yezidi mezarlığı) ve kıble tarafında (güneyde) Müslüman mezarlığı yer alıyordu. Aslında Yezidi mezarlığının adı vardı kendisi yoktu. Sürülerin güzergahı haline gelmişti. Ama herkes oranın Yezidi mezarlığı olduğunu biliyordu. Bir ara Yezidilerin ölüleriyle birlikte kıymetli eşyalarını da gömdüklerini bir yerlerden duyan bizim köylüler Topikê Rûtiki adeta delik deşik ettiler. Kap kacak, değersiz incik boncuk, bakır yüzük, bilezik, küpe gibi eşyaların dışında bol insan kemiğinden başka kayda değer bir şey bulamamışlardı. Anlaşılan bizim köyün Êzîdîleri pek yoksuldular!
Gördüğüm ilk ve son Zertüşt
Çocukların saklambaç oynarken arkalarına saklandığı üzerlerine haç işlenmiş Ermeni mezar taşlarının yerinde şimdilerde yeller esiyor. Özellikle mehtaplı gecelerde uzayan gölgeleriyle pek ürkütücü oluyorlardı. O mezar taşları bizim köylülerin evlerinin duvarlarındaki yerlerini alalı yıllar oluyor. İtiraf etmeliyim ki Müslüman mezarlığı bugün bile çocukluğumda gördüğüm Ermeni mezarlığının büyüklüğüne erişebilmiş değil.
O mezarlıklar bölgede, en azından bizim köyde bir dinsel çeşitliliğin yaşandığının somut kanıtlarıydı.
Gerçekten de öyleydi. Nitekim Cumhuriyete, en azından Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar bizim oralarda üç din (Müslümanlık-Hıristiyanlık-Êzîdîlik) yaşıyordu. Tek tük Yahudi (Kürtler Cuhû derler) de yaşıyordu elbette. Zerdüşt olanını ise ne gördüm ne de duydum. (Bir keresinde Üsküdar vapur iskelesinin bekleme salonunda aralarında Farsça konuşan iki yaşlı kadına kulak misafiri olmuştum. Yanlış vapura mı biniyoruz diye endişe ediyorlardı. Nereye gideceklerini sordum, Eminönü dediler. Doğru vapura biniyorsunuz dedim. Çok memnun oldular. Tanıştık. İran’dan Türkiye’ye sığınmış Zerdüştler olduklarını söylediler. Gördüğüm ilk ve son Zerdüştler onlardı). Malum gelişmelerden sonra Ermeniler ve Yezidiler buralardan gittiler. Urfa-Viranşehir, Mardin-Kızıltepe, Diyarbakır-Bismil dolaylarında birkaç Yezidi köyü kalmış. Geçenlerde televizyonda Diyarbakır şehir merkezinde bir tek Yezidinin yaşadığını duydum. Arap, Türk, Fars Yezidi yoktur. Bütün Yezidiler Kürt’tür ve istisnasız hepsi Kürtçenin Kurmancî lehçesini konuşur.
Dinsel çeşitlilik yok olunca, bölgemizin tek hakim dini doğal olarak İslam oldu. Türk İslamı, Kürt İslamı, Arap İslamı gibi tanımlamalardan pek hazzetmesem de her kavmin dini hayata kendi karakterini yansıtması bakımından bir dindarlık çeşitliliğinden söz edilebilir ama.
Mesela Türkiye’nin batısında tanık olduğumuz camilerin mimari görkeminin yanı sıra cemaatin disiplini (her Türk asker doğar ne de olsa), derli toplu oluşu bizim oralardaki camilerde pek rastlanan şeyler değildir. Aslında dışarıdan bakan biri hangi binanın cami olduğunu da pek çıkaramaz. Sıradan bir ev gibidir cami ve içerisi de o kadar derli toplu olmaz. Köylülerin tarlada, bağda bahçede çalışmasından veya sürüsünü otlatmasından dolayı cemaat namazı da pek sık kılınmaz. Bu yüzden bireysel bir dindarlık daha yoğundur. Dağda bayırda, yol kenarında, tarla başında şapkasını ters çevirmiş yere serdiği ceketinin veya düz bir taşın üzerinde namaz kılan insan manzaralarına çok sık rastlanır. Cumalar da genelde ilçede kılınır. Ama kışın ilçeye gidişler zorlaştığı için cumalar köyde de kılınır. Şafii mezhebine göre Cuma namazının kılınabilmesi için kırk kişilik bir cemaatin varlığı şarttır. Cemaat otuz dokuz kişi olsa Cuma namazı kılınmaz.
Yarıyıl tatili için köyde bulunduğum bir Cuma günü camiye gitmiştim. İmam efendi vaaz veriyordu. Cemaat kalabalık görünüyordu. İç ezan okunduktan sonra imam efendi cemaati saydı. Tam otuz dokuz kişiydik. Köyde olup da gelmeyen kimse var mı diye sordu. Biri Sait amcanın köyde olduğunu söyledi. Gidin çağırın onu dedi. Bu sırada camide bulunan Mihemedê Koçarê “o gelirse ben giderim” diye ayaklandı. Zar zor ikna ettiler. Sait amcayı çağırmaya giden adam yalnız başına geri döndü. Sait amca “Mihemedê Koçerê”nin olduğu camiye gelmem demişti. Mecburen kalkıp öğlen namazını kılıp dağıldık. Dışarıda Sait amca evinin önünde şapkasını kaşlarının üzerine indirmiş, ceketini omuzlarına atmış vaziyette uzaktaki bir noktayı hasmını alt etmiş bir aşiret nijdevanı (siz buna muzaffer komutan diyebilirsiniz) edasıyla kısık gözlerle süzüyordu. Muhtemelen cumayı kılmasına bile engel olan inadının tadını çıkarıyordu.
Eğlenceli cami cemaati
Bizim köylerde ülkenin batı taraflarında pek rastlanmayan ilginç manzaralara da tanık olabilirsiniz. Cami temizliğini, kışın sobayı tutuşturmayı gönüllü olarak üstlenen mucêwr dediğimiz adam namaz vaktinden önce gelir eğer mevsim kışsa sobayı yakar. Sonra köylüler birer birer gelmeye başlarlar. Sobanın etrafında halka tutan köylüler bir yandan ısınırken ezan okununcaya kadar da kaçak tütünden sardıkları cıgaralarını tüttürürler. İmam efendi gelince pencereleri açar bir güzel havalandırırlar. Soba tahtasının üzerinde ya da halı ve kilimlerin altına sokuşturulmuş onlarca sigara izmaritini görebilirsiniz.
Dışarıdan birinin pek anlam veremeyeceği cami içi uygulamalardan biri de namaza gelen köylülerin büyük kısmının içeri girer girmez önce çoraplarını, sonra pantolonlarını çıkarıp namaza durmalarıydı. Gün boyunca hayvanlarla uğraşan, hayvanlarına yem vermek için ahırlara girip çıkan insanlar ayrıca namaz için giyinebilecekleri bir kıyafetleri de olmadığı için hayvan pisliğinin bulaşmış olması ihtimaline karşı namaza dururlarken pantolonlarını çıkarırlardı. Şeker torbasından, amerikan bezinden dikilmiş uzun donlarıyla namaz kılanlar ilginç bir manzara oluştururdu. Çizgili pijaması olanlar da pek kasıntı olurlardı bu arada. Şeker torbasından ya da Amerikan bezinden mamul donlarıyla namaz kılanlar muhtemelen bir gün çizgili pijama giymenin hayalini kurarlardı.
Ramazan ayında bir teravih namazını kavgasız gürültüsüz başa götürmek neredeyse imkansızdı. Özellikle çocuklar ve gençler için teravih namazı sanki bir ibadetten çok bir eğlenceydi. Namaz acemisi olanlarla alay etmek, arka sıralarda saf tutup gülmek vakıayı adiyedendi. Şafii mezhebinde teşehhütlerde işaret parmağı hariç sağ eli yumarak tahiyyati okumak müstahaptır. Çocukların çoğu hangi ellerini yumacaklarını bilmezlerdi. Mesela sol elini yuman birine bir başkası namazda müdahale eder, sağ elini yumması gerektiğini söylerdi ve böylece gülüşmeler başlardı. Bazen büyükler de tutamaz kendilerini ve namazı bırakırlardı. Sonra bastonlarını kapıp çocukları kovarlardı. Çocuk bu vazgeçer mi bir daha gelir ve belki bir saatte bitecek teravih namazının saatlerce sürmesine neden olurdu.
Sılo diye saf bir adam vardı. Haylaz tiplerden biri mutlaka ona musallat olurdu namaz esnasında ve onu güldürmeye çalışırdı. O da namazı bırakır ve ağza alınmayacak küfürler savururdu caminin içinde. Bir daha dağılırdı saflar. Bir keresinde rükua giderken fark ettirmeden arkasında saf tutan bu haylaz tiplerden biri kafayı geçirdiği gibi adamcağızla birlikte önündeki bir iki saftan da birkaç kişiyi devirmişti. İbadet mi, eğlence mi, eziyet mi siz karar verin.
Bu kadar eğlenceli olmasa da benzer bir rahatlığı İran camilerinde de görmüştüm. Mesela cemaatle kılınan namazlarda son teşehhütte imam henüz selam vermeden isteyen önceden selam verip namazı bitirebiliyor. Araplar da camilerde pek rahat davranırlar. Bu yüzden her Türk hacısı geri döndüğünde Arapların camilerdeki rahat tutumlarını, sere serpe yatmalarını, hele hele namazda oralarını buralarını kaşımalarını mutlaka eleştirir “gerçek Müslümanlık bizde var” hükmünü koymayı unutmadan.
Ramazan ayında öğlen namazından sonra Kur’an okumasını bilenler camide halka tutarak hatim indirirlerdi. Her gün bir cüz okunurdu ve okumasını iyi bilenler birer sayfa okur diğerleri de onları takip ederdi. Fakat hatasız okumak şarttı. Tecvide uygun demiyorum, çünkü tecvid kuralları uygulansa hepsi sınıfta kalırdı. Sadece harekeleri ve harfleri düzgün çıkarmak büyük bir maharetti. Biri bir harfi yanlış telaffuz eder veya bir harekeyi yanlış çıkarırsa diğerleri “cık!” (bu arada bu sesin Kürtçe’deki karşılığı “niç!”tir) diye onu uyarırlardı. O da bir yeri yanlış okuduğunu anlar, o kısmı tekrarlardı. Koca koca adamlar ne eder ederdi bu hatim halkasını da bir eğlenceye dönüştürürlerdi. Sırf kızdırmak için “cık!” derlerdi mesela. Okuyan kişi de onların niyetini anlayıncaya kadar döner döner okurdu, yine de kurtulamazdı “cık”çılardan. İsmail amca Kur’an okumaya pek hevesliydi. Gel gör ki deyim yerindeyse kafasını gözünü yararak okurdu. Biri “cık!” dediğinde ise canı çok sıkılır ve hatasını asla kabul etmezdi. Yakın dostu hacı Ahmet bir gün onu en az beş on kere “cık!” diyerek durdurmuş ve elinde Kur’anıyla ayağa fırlayan İsmail amca ağza alınmayacak küfürler savurmuştu oruçlu ağzıyla.
Hesenê Cezo diye pek asabi, huysuz bir köylümüz vardı. Yaman bir sigara tiryakisiydi. Normalde çok asabi olan bu adamcağız Ramazanda çekilmez olurdu. Bırakın çocukları yaşlılar bile semtine uğramaktan çekinirlerdi. Bir gün Ramazan ayında köyün kuzeyinde yer alan dereye gitmiş orada vakit geçirmeye çalışıyordum. Hesenê Cezo da oradaydı. Bu arada derenin taşlık olan yamacında bazı oruç tutmayan gençler gizlice sigara içiyorlardı. Hesen amca şimdi köpürecek diye içimden geçirdim. Fakat Hesen amca gayet yumuşak bir ses tonuyla gençlere seslendi, gelin yanımda için dedi. Normalde bastonunu kapıp onları kovalaması beklenirdi. Hesen amcanın evi Camiye çok yakındı. İftar vakti yaklaşınca sigarasını sarar, özenle dudağına yerleştirir, çakmağını ateşlemeye hazır hale getirirdi. İmam caminin damına çıkar, vaktin tam olarak girmesi için düz toprak damda birkaç tur atar, bu arada Hesen amcada sinir tavan yapardı. İmam elini kulağına götürünce Hesen amca çakmağı yakardı. “Allahu ekber” sesiyle birlikte sigarasını tutuştururdu.
Bitmeyen abdest kavgaları
Malum olduğu üzere Kürtlerin çoğu Şafii mezhebine mensuptur. Bir kısmı Hanefi, bir kısmı da Alevidir. Şafii mezhebinde kadın ve erkeğin vücutlarının her hangi bir yerinin birbirine temas etmesi abdesti bozar. Birbirlerine nikah düşenler için geçerlidir bu kural. Dedemle nenemin soğuk kış günlerinde ellerinin birbirine değmesi yüzünden nice kereler kavga ettiklerine tanık olmuştum. O soğukta abdest almak çok zordu ve nenemin dikkatsizliği yüzünden ufak bir dokunmadan abdestinin gitmesi dedemi çileden çıkarırdı. Bu yüzden mesela bizim oralarda bir yere bir şeyh, bir seyyid gelecek olsa kadın erkek herkes elini öpmeye koşar. Şeyh de erkeklere elini öptürür, kadınlara da dirseğini gösterir (Kürt dindarlığını bilmeyenler, bu arada feministler için söylüyorum, bildiğimiz anlamda kadını aşağılama amaçlı bir “dirsek gösterme” değildir bu, sadece abdestin bozulmamasına yönelik alınmış pratik bir tedbirdir) ve kadın çıplak vücuda temas etmeden, dolayısıyla hem kendisinin hem şeyhin abdestini bozmadan elini öpmüş, sevaba da nail olmuş olurdu.
Türkiye’nin özellikle batı bölgelerinde Cami, Cemaat ve Cumanın merkezinde yer aldığı törensel, derli toplu, alabildiğine disiplinli, hatta bir parça şekilci diyebileceğimiz bir dindarlık geçerli iken bizim oralarda yukarıda verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere bir parça amacından saptırılmış eğlenceye malzeme olsa da bireysel davranışlara sinmiş, yoğun olarak yaşandığı halde törensellikten uzak olduğu için pek belirgin olmayan ve de alabildiğine pejmürde bir dindarlık hüküm sürmektedir.
Dini hayat da dahil hayatın çeşitliliği karakterlerin çeşitliliğinin bir yansımasıdır. Diğer bir ifadeyle varlığın çeşitliliğe yönelik güçlü dinamizmi tek dinin çatısı altında dahi olsa mutlaka kendini göstermeye bir yol bulur.
 
Vahdettin İnce

‘Kürt sorunu’nu şiddetten kurtarmak!

Devlet, bölünme korkusunun yersizliğini, Kürtler de şiddetten, ölümden alabildiğine uzak bir yöntemle hak arayışının mümkün olduğunu görmeli.
Ekonomide birçok sektörü peşinden sürükleyen lokomotif sektörler var ve oralardaki olumlu ya da olumsuz her gelişme diğer sektörleri, dolayısıyla bir ülkenin tüm vatandaşlarını da doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Petrol fiyatlarında meydana gelen her dalgalanmanın ülkenin en ücra köşesindeki vatandaşın alacağı ekmeğin fiyatına kadar her şeyi etkilemesi gibi. Ekonomistler herhangi bir tali sektördeki durgunluğun ya da krizin, çoğu zaman onun bağlı olduğu lokomotif konumundaki sektörde yaşanan bir sorundan kaynaklandığını bilirler, bu yüzden tali sektörle ilgili büsbütün raydan çıkmaması için bir takım tedbirler aldıktan sonra vakit geçirmeden doğrudan sorunun merkezine yönelirler.
Bazı sosyal ve siyasal sorunlar da böyledir. Bugün Türkiye’de Kürt sorunu siyasetten ekonomiye, eğitimden ticarete hemen hemen bütün sosyal hayatı etkileyen lokomotif bir sorundur. Toplumun her kesimine yansıyacak genellikte durmadan ölüm, acı, şiddet, gözyaşı, yıkım ve çöküş yaşatan üretken(!) bir sorun. O kadar ki Türkiye insanının güne mutlu ya da mutsuz başlaması biraz da bu sorunla ilgili olarak bir gün önce meydana gelen olumlu (lafın gelişi söylüyorum, yoksa olumlu gelişmeler bir elin parmaklarının sayısını geçmez) ya da olumsuz herhangi bir gelişmeye bağlı hale gelmiştir diyebiliriz. Her gün mutlaka Kürt sorunuyla ilgili bir gelişmeye tanık olduğumuza göre de bu sorun ruhsal yapımızı daha uzun süre etkilemeye devam edecek demektir. Sorunun sinirleri laçka eden etkisinden dolayı böyle inişli çıkışlı ruh haliyle de akıl sağlığımızı daha ne kadar koruruz Allah bilir.
Siyasal literatürümüze giren hepsi de acıtan, yaralayan, nesiller boyu sürecek derin izler bırakan isyan, tenkil, tedip, tehcir, sürgün, hapis, idam, bölücülük, devlet ve milletin bölünmez bütünlüğü, vatan hainliği, gerilla, terörist, özel tim, komando, faili meçhul, yargısız infaz, katliam, asimilasyon, şehit cenazeleri, Dersim, Gelîyê Zîlan, Ceylan (Karakoldan atılan havanla vurulan Bingöllü kız çocuğu), Uludere (Roboskî), Faris (birkaç gün önce PKK’nin Şemdinli’nin merkezinde patlattığı bombanın sonucu hayatını kaybeden on bir yaşındaki çocuk) ve daha birçok olay ve kavram bu mümbit sorunla irtibatlıdır. Ve Kürt sorunu en son da açlık grevleri üzerinden gündemimize oturmuştur, seksen yıldır hiç terk etmediği gündemimize. Hem de Roboskî olayının dumanı hala tüterken. Acı üstüne acı, ölüm üzerine ölüm büyüyen bir tarih.
Pansumanla çözüm olmaz
Türkiye’nin çeşitli hapishanelerinde sayıları yedi yüzleri bulan KCK ve PKK’lı tutuklu, Kürt sorunuyla irtibatlı taleplerinin yerine getirilmesini isteyerek elli günü aşkın bir süredir açlık grevine gitmişler. Bu olay sorunun acılı tarih binasına konulacak yeni bir ölüm tuğlası olmaya aday gibi. Bu mesele üzerine medyada başlayan lehte ve aleyhteki tartışmalar ise neredeyse tümüyle bu lokal olayın üzerinden yürütülmektedir. İnsani bir boyutunun bulunması ve de neticede insan hayatı söz konusu olması hasebiyle bu yoğunlaşmanın anlaşılır bir yanı vardır elbette. Her şeyden önce bu insanlar “tutuklu”durlar. Bunun hukuktaki anlamı vatandaş olduklarıdır. Dolayısıyla devlet onların işledikleri suça bakmaksızın hayatlarını korumakla yükümlüdür.
Geçmişte insan hayatını ve vatandaşlık haklarını hiçe sayan uygulamalardan uzak insani bir yöntemle onları bu eylemden vazgeçmeye ikna etmelidir (genelde hükümetin, özellikle adalet bakanının tavrı ümit verici). Bunun için gerekirse makul taleplerini kabul etmelidir. Çünkü anadilde savunma ve ana dilde eğitim, bırakın bu tür şiddet ağırlıklı eylemlerle talep etmeyi, hiçbir siyasal söyleme malzeme olmasına gerek olmaksızın ilkesel olarak tanınması gereken haklardır. Bu talepleri devlete meydan okumak veya şantaj yapmak gibi görmek de doğru değildir. Hatta devlete karşı en ağır suçu işleyen bir insan da pekala doğru bir talepte bulunabilir. Kısacası bu acı hadise en kısa zamanda sonlandırılmalıdır. Sonrasında ise Türkiye’de pek alışık olduğumuz üzere Kürt sorunu bağlamında nihai adımlar atma hususunda rehavete kapılmadan. Çünkü ana sorun bütün yakıcılığıyla yerinde dururken açlık grevleriyle ilgili atılacak olumlu adım Kürt sorunuyla ilgili bir mutlu son olmayacaktır, sadece bir pansuman mesabesinde kalacaktır.
Bunu söylüyorum çünkü Kürt sorunu bağlamında gündeme gelen olayları bu şekilde ele almanın Türkiye’de bir alışkanlık haline getirildiğine ilişkin yeterli deneyime sahibim. Öteden beri bütün adımlar ana sorunu görmezden gelmek doğrultusunda atılıyor. Türkiye’de özellikle Kürt sorunu söz konusu olduğunda aklın yolu bir olmuyor ne yazık ki. Her siyasal akımın, her kültürel grubun farklı işleyen bir aklı vardır ve bu farklı akılları bir potada işlevsel kılacak yönetici akl-ı kül de (yüzlerce yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun mirası üzerine kurulmuş bir ülkede hem de), kimi zaman ortaya çıkan bazı dirayetli liderleri saymasak, maalesef henüz oluşmamıştır (eşyanın tabiatına uygun işleyen bir sistemden bahsediyorum).  Bu yüzden yöneticiler de Kürt sorunuyla irtibatlı olarak baş gösteren olaylar bağlamında hangi sosyal kümenin aklı baskın geliyorsa ona göre tutum belirlemek gibi, bir devlet yönetimi için her türlü zaaftan daha yıkıcı bir yaklaşım sergilemek durumunda kalıyorlar. Böylece ana sorunda en küçük bir iyileşme söz konusu olmadan bazen ekonomik, bazen eğitim, daha çok da güvenlikle ilgili tedbirlerle olayı geçiştirme yoluna gidiyorlar. Kısacası her olay asıl sorunu hatırlatsa da tali meseleyi ana meselenin önüne geçirme alışkanlığımız değişmiyor. Yürütülen tartışmalara, bu vesileyle verilen mesajlara bakılırsa son açlık grevleri sürecinde de göreceğimiz manzara budur. Göreceksiniz bu açlık grevleri bir şekilde son bulacaktır (umarım ölümler yaşanmaz ve on yıl kadar öncekine benzer bir “hayata döndürme” faciası tekrarlanmaz). Ama ana sorun çağın gerçeklerine uygun bir şekilde çözülmediği sürece buna benzer sorunlarla daha çok karşılaşacağız. Hatta ilgisiz alanlarda bile bu sorunun gölgesini üzerimizde hissedeceğiz. Çünkü her şey siyaset arenasında, entelektüel mahfillerde olup bitmiyor. Bu alanlarda sergilenen tavırlardan, söylemlerden toplum da payına düşeni alıyor ve gerektiğinde kendince kullanıyor. Atılan her adım, kullanılan her kelime toplumun bir kesiminde öbür kesime ilişkin bir algı oluşturuyor.
Siyasetçiler belki bir yerlere kararlılıklarını gösterme gereğini duyduklarından dolayı zaman zaman üsluplarını sertleştirir, karşıtları ile ilgili olumsuz nitelemelerde bulunurlar, ama bu üslubun özellikle Kürt sorunu söz konusu ise, ilgisiz alanlarda bile sıradan vatandaşın hayatını olumsuz yönde etkilediğini bilmek durumundadırlar. Mesela geçenlerde yakın bir dostum oğluna kız isterken karşılaştığı bir olayı bana anlattı. Kız tarafı onun Kürt olmasından hareketle münasip bir dille sorgulayıcı birkaç sorunun arasına PKK’lı, oradan hareketle de “Zerdüşt” olmasından endişelendiğini ihsas ettirecek türden soruları da yerleştirivermiş. İlahiyatçı dostum konuşmasının arasına ayet ve hadislerin Arapçasını serpiştirerek karşı tarafın zihnindeki bulanıklığı gidermiş ama Kürt sorununun toplumun en korunaklı gözeneklerine doğru sirayet etme istidadını da derin bir elemle gözlemlemiş. Sokaklarda galeyana gelmiş bazı grupların linç girişimlerinden bile daha tehlikeli bir manzaradır bu. Aynı zamanda lokal yansımalarına yoğunlaşarak kalıcı bir çözüm bulmaktan kaçınılması durumunda Kürt sorununun asıl yıkıcı etkisinin hangi boyutlara varacağını da göstermektedir.
Bölünme fobisi ve şiddet döngüsü
Kürt sorununun, üst yapının eliyle çözümsüz bırakılmasından dolayı tabana doğru yayıldığını ve toplumun dokularını tahrip etmeye başladığını dostumun maruz kaldığı muameleden de anlayabiliriz. Seksen yıllık tarihle birlikte oluşan literatürün, özellikle son otuz yıllık çatışma sürecinin oluşturduğu algının buna benzer yansımalarının olması kaçınılmazdır. Diğer bir ifadeyle sinsi bir hastalık gibi bünyemizi kemirmektedir Kürt sorunu.
Vahşi doğada yaban öküzü (Gakûvî) aslanın saldırısına uğradığında boynuzlarıyla onu sürükleyip bir kayaya sıkıştırırmış. Aslanın kurtulup karnını deşmesinden korktuğu için de nefes aldığı sürece onu bırakmazmış. Bu bekleyiş günlerce sürermiş. Sonunda aslan nefessiz kalırken Gakûvî de açlıktan ölürmüş. Ölmemek için aldığımız tedbirler bazen bizzat ölümümüze yol açabilir.
Türkiye’de (aslında anlaşılır sebeplerden dolayı. Osmanlının parçalanması daha dün sayılacak kadar zihinlerdeki tazeliğini koruyor) derin bir bölünme fobisi var. Kürtlerin de her toplum gibi doğuştan sahip oldukları hakları var. Kürtler haklarını talep ettikleri her seferinde Türkiye’de bölünme fobisi nüksediyor. Buna karşılık bazı Kürtler de kendilerine ölümden başka bir şey getirmeyen şiddet yoluna başvuruyor. Böylece her iki taraf aslan ve Gakûvî’ninkine benzer bir ölüm sarmalına giriyorlar. Birileri akl-ı kül’ü devreye sokarak bu kadar çözümsüz olmadıklarını göstermelidir. Devlete bölünme korkusunun yersizliğini, Kürtlere de şiddetten, ölümden alabildiğine uzak bir yöntemle hak arayışına girmelerini, aksi takdirde mukadder bir yok oluşun pençesine düşeceklerini hatırlatmalıdır. Yoksa “biz Kürdüz ya da Türküz bize bir şey olmaz” mı diyorsunuz?
Şu kadarını hatırlatayım: Tarih, sosyoloji ve tabiat kanunları hepimiz için geçerlidir! Bunu anladığımız zaman çok geç olabilir.
 
Vahdettin İnce
 

Haritaların dili dillerin savaşı

Konuştuğumuz dil Kürtçe ya da Türkçe değil, Ortadoğu denilen fecaat haritanın dayattığı Batılı anlam dünyasının dilidir. Nitekim her birimiz İngilizlerle, Fransızlarla, Amerikalılarla çok rahat anlaşabildiğimiz halde Kürtlerle, Türklerle, Araplarla anlaşamıyoruz.
 
İlkokulda iken atlas kitabımın ülkeler bölümünü çok severdim, çoğu öğrenci gibi. En çok merak ettiğim de ülkenin dini kısmıydı. Bir ülkenin din hanesinde İslam yazıyorsa ona sempati besler, kendime yakın hissederdim. Bir de dillerini merak ederdim ülkelerin. En başta Türkiye olmak üzere hiçbir ülkenin dilleri arasında Kürtçenin yer almaması Müslüman ülkelerin çokluğu karşısında duyduğum sevincin yanında buruk bir tat bırakıyordu. Zaman içinde haritaların aşkın bir dilinin olduğunu fark edince de Kürtçenin olmaması ile diğer dillerin olması arasında pek bir fark olmadığını anladım.
Haritaların dili var. Özellikle Ortadoğu haritasının çok fasih bir dili var. Halkların konuştuğu dillerden tamamen farklı, ama evrensel bir dil. Bu dili çözdüğünüz zaman evinizin içindeki problemlerin bile çözüm anahtarını elde etmiş olursunuz.
Doğrudur, Ortadoğu’nun siyasal haritasına baktığımızda bölge halkları açısından tam bir fecaat tablosuyla karşılaşıyoruz. Sınırlar cetvelle çizilmiş gibi, hangi kritere göre çizildiği belli olmayan (aslında belli olan) bu sınırların içinde bazı halklar birkaç ülkeye bölünmüş, kaynaklar enteresan biçimde sorunlu bölgeler olacak şekilde dağıtılmış vs. Evet bu bir faciadır, ama konumuz bu değil. Anlatmak istediğim bunun bizzat bir dil olduğudur. Sınırlar Birinci Dünya Savaşı’nın ardından büyük ölçüde İngilizlerin ve Fransızların istekleri doğrultusunda biçimlenmiş. Savaşın galipleri onlardı. Mağlup ettikleri Osmanlının topraklarını önce işgal ettiler, ardından aralarında paylaştılar. Savaş esnasında saflarında yer alan başka Avrupa ülkelerini de bu paylaşımdan nasiplendirdiler doğal olarak. Biz işin bu tarafı üzerinde yoğunlaşırken, bunun aslında bundan sonra konuşacağımız dilin kültürel ve zihinsel zeminini oluşturan bir yapı olduğunu fark edemedik doğal olarak.
ABD federasyon getirir
Haritanın dili var derken emperyalistlerin siyasal anlamda gelecekteki muhataplarının konuşacağı dili tayin etmiş olmalarını kast ediyorum. Çünkü bu paylaşımı uzun vadeli kılmanın yolu bölgenin dilini de belirlemekten geçiyordu. Dili sen tayin ettikten sonra o dili konuşanlar ister istemez senin kelimelere yüklediğin anlamları ifade etmiş olacaklar.
Yani Ortadoğu’daki siyasal rejimlerin, siyasal haritaların insanı belli bir anlam dünyasını dile getirmeye zorlayan karakterleri vardır. Bildiğiniz gibi Büyük Britanya bir krallık ve Fransa da cumhuriyettir. Ortadoğu haritasında İngilizlerin payına düşen ülkelerde kurulan rejimler büyük ölçüde krallık, Fransızların payına düşen ülkelerin rejimleri de yine büyük oranda cumhuriyettir. Haritaya bakın, bunu açık bir şekilde göreceksiniz. Güçlü devlet geleneği olan ve bu bağlamda belli oranda bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip bazı devletler istisnadır elbette. Türkiye ve İran gibi. Ama yaşadığımız sürece baktığımızda bu ülkelerin de haritanın diline bigane kalmadıklarını görürüz.
Harita ve haritanın dayattığı dil yerli yerinde dursa da kurucu emperyalistlerin eski güçlerinden çok şey kaybettikleri de bir gerçektir. Bugün dünün emperyalistlerinin ya paylaşımlarından ya da iç dinamiklerin daha güçlü bir şekilde sahnede yer almalarından dolayı baş gösteren soruna gerekli ve sonuç alıcı müdahaleyi yapamadıklarını, müdahale etmek zorunda kaldıkları durumlarda ise sorunu iyice girift hale getirdiklerini, bu yüzden sorunların çözümünü (elbette belli bir pay karşılığında) daha diri ve daha taze bir güç olan ABD’ye havale etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.
ABD’nin müdahale ettiği bölgelerde enteresan bir şekilde federatif yapıların doğduğunu görüyoruz. Çünkü ABD bir federasyondur. Her gücün müdahale ettiği bölgeye kendi rengini vermesinden bahsediyoruz. Ya da her insanın muhatabının kendisinin anladığı dilden konuşmasını istemesi gibi bir şey. Bosna ve Irak’taki federatif yapılar ABD’nin müdahalesiyle ortaya çıkmışlardır. Libya, Suriye gibi ülkeler de bu yolda ilerliyorlar. İngilizler ve Fransızlar kendi dillerini dayattıkları gibi Amerika da kendi dilini dayatıyor müdahale alanlarına. Dediğimiz gibi ilişkinin, diyalogun sürmesi için aynı dili konuşmak şarttır.
Kürtler devletle neden anlaşamadı?
Bunu söylerken, eski durumla yeni durum arasında bir tercih yapmak değildir amacım. Neticede hem eski durumun hem yeni durumun şekillenmesinde halkların rolünün çok da belirleyici olmadığına inanıyorum. Bir resim çizmek istiyorum ve buradan hareketle kendi iç sorunumuza bir kapı aralamak amacındayım. Başka bir deyimle Ortadoğu’daki genel siyasal yapının, ilk olarak bu yapıyı oluşturan güçlerin, sonra da yapıyı yeni duruma göre şekillendiren gücün anladığı dilden konuşacak şekilde dizayn edildiğini vurgulamak istiyorum. Bu genel tabloyu kavradığımız zaman ülkemizde olup bitenleri daha iyi anlayabiliriz çünkü.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Batılı laik bir devlet olarak sahnedeki yerini aldı. Bir ulus devletti ve hemen her alanda tekçi bir zihniyet hakimdi. Farklı bir etnik ya da dini grubun yeni devletin tayin ettiği ulus kavramı içinde farklılığını koruyarak varlığını sürdürmesi mümkün değildi. Malum olduğu üzere Kürtler yeni durumdan memnun olmadılar. İsyanlar patlak verdi, ardından devletin müdahalesi geldi. Kürtlerle devlet anlaşamıyordu. Her biri farklı bir dilden konuşuyordu çünkü. Kürtler devletle şeyhlerin, ağaların, geleneksel kanaat önderlerinin diliyle dini ağırlıklı bir söylemle konuşurken devlet laik, Batılı bir dille konuşuyordu. Sonunda devlet Kürtler adına sahnede yer alan geleneksel figürleri tasfiye etmesi durumunda karşısına aynı dili konuşan muhatapların çıkacağına kanaat getirdi. Bu yüzden her Kürt isyanından sonra isyanın lideri konumundaki şeyh veya ağa ortadan kaldırılırken esasen isyanla hiç alakası olmayan, hata isyan esnasında devletin yanında yer alan yüzlerce Şeyh ve Ağa da ya hapislere atıldı ya da uzun süre bölgeye gelemeyecek şekilde sürgün edildi. Galiplerin diliyle konuşmanın sağladığı kolaylığı bilen Devlet, lisan-ı haliyle kendisiyle aynı dili konuşacak muhatap arıyordu Kürt sorunu bağlamında.
Derken “nur topu gibi” bir muhatap çıktı devletin karşısına. Aynı dili konuşuyorlardı. Batılı değerlere sıkı sıkıya bağlıydılar. Aralarında sadece su sızıyordu. “Düşük yoğunluklu” bir çatışmanın sürdürülmesi için bütün koşullar hazırdı. Böylece çok önceden modernleştirilen Türkler gibi Kürtler de modernleştirilmiş olacaktı. Nitekim devletin onca propaganda imkanını kullanmasına rağmen Kürtlere kabul ettiremediği nice Batılı değer aynı dili konuşan yeni muhatap aracılığıyla Kürtlere rahatlıkla benimsetildi.
PKK Kürtlerin dilini konuşmuyor
Sorun şuradaydı, yeni muhatap kendisine sağlanan egemenlik alanını sevmişti ve kimseye kaptırmak da istemiyordu.
Devlet aklı fayda umduğu yerden ölümcül bir zararın gelmekte olduğunu görünce önce kendi dilini değiştirdi, ardından eski muhataplarını aradı. Tam da “Ba’de harabi’l Basra” gibi bir durum söz konusuydu. O muhatapların bir kısmı terki diyar etmişlerdi, kalanları ise yeni muhatabın potasında çoktan erimişlerdi. Devlet yılmadı, yeni dilinden anlayan konsepte uygun muhatap yetiştirmeye koyuldu. Çünkü Kürtlerde her şeye rağmen güçlü bir dini ve geleneksel damar mevcuttu.
Resmen adı konulmamış olsa da öteden beri resmi gücün muhataplığından kaynaklanan iktidarını yitirmek istemeyen modern muhatabın da devletin yeni dilini sevmediği görülüyor.
AK Parti iktidarıyla birlikte, üstelik çözüme yönelik ciddi adımlar da atılmışken şiddetin ivme kazanması bundan kaynaklanıyor.
Bakalım taraflar muhataplarını mı müstahaklarını mı bulacaklar?
Bana sorarsanız bütün durumlarda konuşulan dil, Kürtçe ya da Türkçe değil, Ortadoğu denilen fecaat haritanın dayattığı Batılı anlam dünyasının dilidir. Nitekim her birimiz İngilizlerle, Fransızlarla, Amerikalılarla çok rahat anlaşabildiğimiz halde Kürtlerle, Türklerle, Araplarla anlaşamıyoruz.
Ya da şöyle bir soruyla noktalayalım: Harita değişmeden dilin değişmesi mümkün mü?
 
VAHDETTİN İNCE

İSLAMCILIK

Bir tarafta doktorasını “İslamcılık” üzerine yapmış Prof. Dr. Mümtezer Türköne, öbür tarafta deyim yerindeyse İslamcılığın kitabını yazmış, İslamcılık denince akla gelen birkaç isimden biri olan Ali Bulaç, İslamcılık üzerine bir tartışma başlattılar. Sosyolog Prof. Dr. Yasin Aktay, Dr. Necdet Subaşı ve İbrahim Kiras da tartışmaya bir ucundan katılıp görüşlerini ifade ettiler. Daha başkaları da. Okuyucuların (bir sen eksiktin!) dememeleri için hangi bağlamda konuya müdahil olduğumu açıklayayım da hariçten gazel okumuş durumuna düşmeyeyim.

Bendeniz Hint yarımadasından, İran’dan Arap mağribine kadar 19. yüzyıldan günümüze dek İslamcı düşünceyi şekillendiren onlarca yazarın kitabını tercüme ettim. Ayrıca kendimi bildim bileli İslamcı düşüncenin bir ferdiyim. Yani içeriden (itirafçı!) biri olarak konuşabilirim. Bir konuda konuşurken düşüncelerimi genel geçer ( bilimsel-batılı) kavramlar çerçevesinde sistematik olarak ifade edememek gibi de bir zaafım var peşinen belirteyim.
Bana göre meselenin özü şudur: O meşum aydınlanma ile birlikte eşyayı, hayatı ve insanı kültürel kodları doğrultusunda yeniden şekillendiren batılılar, dünyanın geri kalanını da kendi zihniyetlerine göre şekillendirmek üzere önce müsteşrik dediğimiz entelektüellerini gönderdiler. Bütün toplumları etnik, dini, tarihi, coğrafi özellikleriyle yeniden anlamlandırdılar, eskiye ait ne varsa hallaç pamuğu gibi savurdular ve dünyanın geri kalanını yeniden ürettiler.
Dünyanın batı dışında kalan kısmına ait hiçbir değer bu müdahaleden kurtulamadı. Sonra kendi zihniyetleri doğrultusunda devşirdikleri bu bilgiler ışığında ordularını gönderdiler. Yeraltı ve yer üstü bütün zenginlikleri talan ettiler. Ordularını görece çekmek zorunda kaldıklarında da bu uğursuz kumpasın saat gibi işlemesini sağlayacak bir sistem bıraktılar. Artık olup biten her şey bu sistem dahilinde bizzat o toplumların gönüllü çabalarıyla cereyan edecekti.
Aslında dünyanın geri kalanında genel geçer isimleri değiştirmediler, sadece o isimleri yeniden anlamlandırdılar ya da bizzat onların kendilerini batılı anlayışa göre anlamlandırmalarını sağlayacak bir zihniyet aşılaması gerçekleştirdiler. O saatten sonradır ki özellikle İslam aleminde hummalı bir kendini yeniden yorumlama, yeniden anlamlandırma, yeniden konumlandırma faaliyeti başladı. İslamcı, Türkçü, Kürtçü, Arapçı, Şiici, Sünnici olduk neticede.
Yerel iç dinamiklerin zorlamasıyla ortaya çıkan bir silkinme, bir diriliş hareketi olmadığı için de (bazıları isimlere bakıp öyle sanıyor) hakim batılı zihniyetin önceden hazırladığı entelektüel zemine yaslanmaktan başka da bir netice ortaya çıkamazdı doğal olarak. Diğer bir ifadeyle Müslümanlığımız, Türklüğümüz, Kürtlüğümüz, Araplığımız, Farslığımız, Sünniliğimiz, Şiiliğimiz ismen olduğu gibi duruyordu, ama bu kadim ve doğal kavramların içi batının zihin dünyasında şekillenmiş Hıristiyanlığın, Katolikliğin, Protestanlığın, İngilizliğin, Almanlığın, Fransızlığın yararına ve de onların işlevini görüyordu.
Onlar kendi tarihleri içinde birbirleriyle ne tür münasebetler kurmuşlarsa, biz de kültürümüzde, tarihimizde ve geleneksel zihin dünyamızda karşılığı olmayan bu anlayış doğrultusunda birbirimizi anlamlandırmaya başladık. Doğal olarak her netice onların çıkarına olacak şekilde belirginleşti. Yine bizim tarihimizde karşılığı olmayan sorunları içimize atarak, tecrübeyle bildikleri yakın ve uzun vadeli sonuçların belirginleşmesini beklemeye koyuldular.
Bu yüzden günümüzde ortaya çıkan her soruna ilişkin çözümlerin (!) ancak ve sadece onlardan gelmesi bir tesadüf değildir. İslamcı, Türkçü, Kürtçü, Arapçı, Şii, Sünni biz vuruşuyoruz, onlar artık hasat zamanı geldiğini anladıkları zaman gelip müdahale ediyorlar. Kendi tarihsel süreçlerini sistem olarak bize benimsettikleri için bugünden yüz yıl sonrasının değişimlerini öngörebilmektedirler çünkü. Bizzat onların yaşadıkları süreçlerden geçiyoruz, akıbetin nereye varacağını bilmeyecekler mi?. Peygamberimizin (s.a.v) “onları karış karış takip edecek girdikleri her deliğe gireceksiniz” buyurduğu gibi. Deliğe önceden giren orada ne olduğunu bilir haliyle.
Bu durum bir komplo teorisi ya da batıda gereğinden fazla bir güç vehmetmek değildir, bizzat eşyanın tabiatının gereğidir. Hatta “yeryüzüne salih kullarım varis olurlar” ayetinin de böyle bir anlam yönü vardır. Salih kelimesini değer üreten olarak anlamlandırabiliriz çünkü. Ekonomide piyasanın kurallarını üretim belirlemiyor mu? Bunun günümüze bakan yönü, sistem ve zihniyet anlamında değer üreten batının egemenliğinin kaçınılmazlığıdır.
Siz bakmayın boy boy bayraklarımızın dalgalandığına, cilt cilt fikir üretmemize, Türkçülüğümüzün Türklere, Arapçılığımızın Araplara, Kürtçülüğümüzün Kürtlere ve de İslamcılığımızın Müslümanlara neler kaybettirdiğine, hatta batının egemenliğini nasıl pekiştirdiğine, can suyu gibi imdadına yetiştiğine bakın, o zaman ne demek istediğimi anlarsınız.
Vakıa adımızla sanımızla sahnede bizler yer alıyoruz, ama senaryoyu hakim zihniyet yazmış. Onlar hasılat bakımından gişe rekorları kırarken bizlere de ölmeyecek kadar yetecek bir ücret düşünce kendimizi oyun kurucu sanıyoruz.
Mevlananın bambaşka bir bağlamda kullandığı bir benzetme var. Diyor ki: Aslında esen rüzgar bir tanedir. Fakat her varlık kendi kabiliyetine göre bu rüzgardan etkilenir. Toprak toz duman kaldırır, ağaç sallanır, deniz dalgalanır… bilmeyen de her birini başka bir rüzgar etkiliyor, ya da kendi kendine harekete geçmiş sanıyor.
Ayette boşuna mı denilmiş: “ayrılığa düşmeyin yoksa rüzgarınız gider”. Rüzgar kimse dünyayı o titretir. Dünyaya yeniden vahiy meltemlerini teneffüs ettirecek rüzgar olamayanların başka diyarlardan esen rüzgarın etkisiyle sağa sola savrulurken bunu aktif özne olmak şeklinde düşünmeleri ne hazin!
Vahdettin İnce